Google

« Önceki |

16/10/2008

Haydi balolara, dansa ve modern yaşama!

Cumhuriyet bayramında ve gelecekteki cumhuriyetin özel günlerinde her yerde balo, dans, resepsiyonlar ve özel günler düzenleyelim. Düzenlediğimiz günlerin fotoğraflarını, videolarını ve görüntülerini paylaşalım.

Haydi balolara, dansa ve modern yaşama!

Modern yaşam ve Cumhuriyetin önemini bir de bu açılardan görelim.
Yandaki fotoğrafta 29 Ekim 1936 tarihinde Atatürk, Cumhuriyet Bayramı Balosu'nda davetlilerle. Topluluğu oluşturan insanlara, duruşlarına, kıyafetlerine bir bakın. Cumhuriyet duygusunun, kendine güvenin ve iddianın çevreye nasıl yansıdığını görün.

Toplum olarak özel günlerimizi unuttuk. Kurtuluş günleri pespaye gösterilerle kutlanıyor. Yöneticiler kendi resepsiyonlarına bile günlük kıyafetleri ile gitmeyi seçiyor. Bu kadroların kendine güvensizlikleri her hallerinden anlaşılıyor.

Elinde imkan bulunan herkesi özel günlerimizi resepsiyon, balo, yemekler ve bir araya gelerek coşkuyla kutlamaya, giyebilecekleri en şık giysileri giymeye davet ediyorum.

Cumhuriyet ve onun modern yaşam biçimini bir de bu açıdan görmeyi öneriyorum..

Geçen yıllarda bir eğitim kurumu ile birlikte büyük bir Cumhuriyet Balosu planlamıştık, olmadı. İnşallah önümüzdeki dönem ve yıllarda bunu yapabiliriz veya yapanlar çıkacaktır.

Sevgili Nur Onur'un Mesajı

"Merhabalar, En son geçen yıl Cumhuriyet Balosu için Ankara Palace da idim. Türkan Şoray ın filmlerde giydiği kostümlerden harika bir sergi yapmıştı, Gönül Paksoy iki gün kaldım. Gece boyunca ağladım. Sabah mecliste gece otelde...Mustafa Kemal'in dansettiği salonda yediğimiz yemekte hiç danseden yoktu. Birbirini izleyenler ve yabancı elçiler vardı. Ses muhteşemdi Cihan Ünal gençliğe hitabeyi okudu o okudukça ben ağladım.... Leman Sam harikulade şarkılar söyledi. Ayşe Taş yine öyle... ama eksikti rüya... eksik... O yüzden haklısınız Ekrem Bey o coşkulu günler nerede şimdi? Yapalım dev bir organizasyon bu yıla yetişmez ama :)

Görüşmek üzere..."
NUR ONUR


Fatih Çekirge'nin yazısı bana yukarıdaki düşüncelerimi hatırlattı.

"CSO’yu izleyecek -

MERAK ediyorum... Abdullah Gül Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın bir konserine gitmeyecek mi? Bir opera? Ya da bir bale... Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen’e sordum...

"Tam zamanında sordunuz" dedi ve devam etti:

- Sayın Cumhurbaşkanı 12 Kasım’da CSO’nun konserine gidiyor. Salonda her şey yenilendi. Çok iyi bir yatırım yapıldı. Doğuş Grubu sponsor oldu. Başarılı bir çalışma yapıldı.

Doğrusu sevindim. Biraz buna ihtiyacımız var... Farkında mısınız? Çocukluğumuzda 23 Nisan Balosu diye bir şey vardı... Dans ederdik... Ankara "dansı" unuttu. Resepsiyonlar, yemekler, balolar unutuldu... Yabancı büyükelçiler onuruna verilen kokteyller, konserler yok... Bu şehir el ele tutuşmayalı çok oldu... Tamam ülkeyi yönetenler sevmiyor olabilir. Ama kendi içindeki farklı kültürleri buluşturamayan bir ülke, dünyada medeniyetler ittifakını nasıl kuracak? Bu yüzden Cumhurbaşkanı’nın 12 Kasım’daki açılımını önemsiyorum..."

Bu konuda açılan Facebook Grup için tıklayın

10/10/2008

Bu ekiple her şeyi yapabilirsiniz, büyük devlet, kriz ve bu coğr

Yeterince hazırlıklı olmadıkları bir dönemde kendilerince bile çok erken denebilecek bir tarihte iktidar olan bu kadroyu ve oluşan atmosferi birkaç açıdan analiz edebiliriz. Düşünce disiplini ve ideolojisi olmayan baskıcı cemaat atmosferi, yetersiz imam hatip eğitimli hırslı insanların ön sırada oldukları bu oluşumun en temel karakteristik özelliği mücadeleci, savaşçı, hatip ve inatçı olarak sıralanabilir.


Ekrem Pehlivan -

Bu özelliklerin tümü bir misyon ve mücadeleyi yürütebilmek için olmazsa olmazlardan oluşuyor. Özellikle inanç temelli birliktelikleri belirleyen bu özellikler sıkı tutkallı dışarıya ser verip sır vermeyen toplulukları oluşturuyorlar. İçe kapanık bu topluluklar üyelerine hiçbir zaman gerçek koşullarda deneyim oluşturabilecek alanlar açmıyorlar.

Açılan her alan güvensizlikten ve nefsin hata ve günah yapabileceğine dayanan korku nedeniyle birey yerine ağabeyler kontrolüne bırakılıyor. Zaten yetişmiş insan sıkıntısı olan bu yapı giderek ruhsuzlaşıyor, yaratıcılık kalmıyor ve vizyonu, abinin ve cemaatin oluşturduğu atmosferin ötesine geçemiyor.

Toplulukta yaşadığı sürece sorunsuz dertsiz, hedefsiz yaşamaya alışmış kitleden –sosyalist uygulamalara benzer bir toplumsallık- birisi kopmayı denerse, sırları açık ederse önce dışlanma, bağları keserek onu alışmadığı zeminde zor durumda bırakma ve hatta topluluğun deli tanımlı birisine öldürtmeye kadar varabiliyor. (Koskoca cemaatin önünde işlenen cinayet ve linç olayını hatırlayın. Topluluğun bu olayda bir insan ölümüne karşı duyarsızlığı tüyler ürpertici)

Saydığımız nedenlerin iyi yanları, insana açtığı koruma alanları nedeniyle geniş kitleler tarafından mutlak itaat ve kolaycılıkla karşılanıyor. Cinsel istismardan, yolsuzluğa, baskı ve dayağa kadar hiçbir suç veya kabahat topluluk dışına taşamıyor. Taşanlar şiddetle yalanlanarak, reddedilerek ve kurnazlıkla üstü örtülerek topluluğa zarar vermeden unutturuluyor.

Bu rahatlık, hırs, sevgisizlik ve otomasyon yüzlere yansıyor. Bugünlerde caddelerde, alanlarda, insanların yüzlerinden grup olarak bulunma şekillerinden, bu tür bir toplulukta bulunma ve bir abi kontrolünde yaşama örnekleri görebilirsiniz. Bu grupları oluşturan insanlarda yüz solgunluğu, gözlerde ferin sönmesi, pırıltı kalmama, mimiklerde gereksiz ve asılı duran tebessüm, davranışlarda ve hatalara karşı gereksiz ve aşırı anlayış ve yumuşaklık, giyimde modernliği taklit, uzun saç ve değişik sakal ve bıyık varyasyonlarını kısa bir gözlemle görebilirsiniz.

Aslında ortaya çıkan bu birey tipleri bir yanardağ oluşumunun magma biriktirmesine benzer öfke, hırs, şehvet ve tutku biriktirmektedirler. Fırsat bulduklarında gözlerinin dönmesi ölümü göze almaları, çılgın topluluk formatına bürünerek linlçler gerçekleştirmeleri ve bu eylemlerin sonucunda hiçbir vicdani problem duymamaları bu nedenledir. Tanrı inancından yola çıkılarak gelinen yer aslında inancın ve tanrının bütün özelliklerini reddediş olarak özetlenebilir.

Yukarıda saymaya çalıştığım özelliklerden dolayı bu topluluklar ve bireyleri gelişmenin hep yatay seyriyle ilgili ve başarılıdırlar. Çoğalmak, üremek, mal mülk sahibi olmak, herkesi hayran bırakacak mutlak disiplin duygusu oluşturmak vb. Bu sayede herkes namusunu, parasını, oyunu bu topluluklara ve bireylerine vermekten kaçınmaz.

Son yıllarda bir anda holdinglerin ortaya çıkarak büyümelerinin, oylarının bütün başarısızlıklarında karşın hala yükselmesinin, dernekler ve hayır organizasyonlarında her tür üçkağıt ve sahtekarlık çıkmasına rağmen hala para veriyor olmalarının nedeni işte bu kadere sahip olmalarıdır.

Bu topluluklar ve bireyler dikey örgütlenemezler, büyük şirket, holding ve büyük devlet yönetemezler. Ülker vb örnekler istisnaidir çünkü o şirketler bu topluluk çemberi dışına çıkarak modern şirket yapılanması ve profesyonelleşmeyi sağlamışlar ve kısmen bir cemaat gibi yönetilmemektedirler. (O sahada en büyük olmanın ve oluk oluk para gelmesi devamlılığının olması da orada oluşan zafiyetleri örtmektedir. İlk kuşak kurucular öldüklerinde yeni kuşakları izlemek gerekir)

Kriz yönetimi, büyük devlet yönetimi bu birey ve topluluklarda olmayan anında karar, bireysel sorumluluk alma yetisi gerektirmektedir. Bu nedenlerle Ülkemizde altı yıldır yürüttükleri siyasi iktidar deneyimlerinde başarılı olduklarını düşündüren şey yine yatay denilecek çözümleri ve uygulamalarıdır. İnşaatlar, yollar, yerel yönetimlerde gerçekleştirdikleri yapısal dönüşümle çok sayıda yeni alan ve kadro açarak bir çok insana (kendi topluluklarından insanların yerleştirildiği) iş, ekmek, aş vermeleridir.

Aslında modern bir cumhuriyette yapılması gerekenleri partizanca, kayırma ile yaparak propaganda, dedikodu temelli inanç ve düşünce yaygınlaştırması ile başarı olarak göstermektedirler. Başka partilerden eski belediye başkanları hakkında çıkan söylenti ve dedikodular bu dönemlerde çıkmamaktadır. Radikal örgütlerin terörist eylemlerini durdurmasını da bu zeminde sayabiliriz.

BÜYÜK HARFLERLE YAZARSAK BU KADRO BÜYÜK DEVLET, KRİZ VE MİSYON YÖNETEMEZ.

Bu topluluğun iktidar olduğu altı yılda Türkiye’nin kaybettiği değerleri ve yaklaşımları sıralarsak.

  1. Büyük ve kaynaşmış millet ve halk olgusu
  2. Büyük devlet geleneği
  3. Devletin ayağa düşürülmesi, saygınlığının yitirilmesi.
  4. Sizden veya bizden olgusunun toplumda kazınması.
  5. Etnik konularda müsamaha gösterilerek modern cumhuriyetin aşiretleşme tehlikesi.
  6. Etnik yaklaşımlara inanç temelinde yaklaşarak bölünme tehlikesi.
  7. Toplumun kendileri dışında kalan kesiminde mutsuzluk, isyan, maddi problemler yaratılarak onları da kendilerinden olmaya zorlanması.
  8. Büyük Osmanlı Devlet geleneği, kimliğinin bu coğrafyada kaybedilme tehlikesi.
  9. Yapılan her şey sanki son altı yılda yapılmış, bu işin öncesi yokmuş hissinin uyandırılması.
  10. Yaptıkları her şeyi modern cumhuriyet kurumları, kadroları ile yapmalarına rağmen bunu reddetmek ve yetişmiş kadroları tasfiye, yerine yetersiz eğitimli ve deneyimsiz imam hatip kökenlilerin getirilmesi.
  11. İç yangınlar ve sorunlar yerine daha büyük vizyonlara soyundukları imajı verilerek dış işlerini ve diplomasiyi atlatarak komik duruma düşme.
  12. Yapılan her şeyde hız, bir an önce bitsin mütahitime, yandaşıma ihale olsun diyerek bazen defalarca yaptırılan işler.
  13. Yapılan hiçbir şeyin ehline verilmemesi, danışılmaması ve estetik değerlere dikkat edilmemesi. Bunu sonucunda betona, ortadoğuluşmaya, Araplaşmaya dönüşmüş kentler.
  14. Toplumsal yaşamda sokağın sokakta yaşayan yandaşlarına denentlendirilmesi. Bunun yarattığı atmosfer sokaklarda, parklarda oluşan cıvıl cıvıl hayat yerine kontrollü iyimserlik havasının hakim olması.
  15. Bezdirici kontroller, özel güvenlik teşkilatlanması adı altında yandaşlarının milisleşmesi ile sokaktaki yaşamı İran’daki ruhsuz toplumsal yaşama dönüştürülme çabası.
  16. Yasaklarda sadece birey haklarını ve yaratıcılığı vb konuları hedef alanlarda hızlı ilerleme.
  17. İnanç kırılganlığının yaratılması ve şüpheye düşürülmesi

Bunların sonucunda hoşgörü imparatorluğu, büyük devlet Türkiye olgusu ortadan kaldırılarak kendi topluluklarına yanaşılmasını, ulufe ve yardımlarla yaşayan bir toplum yaratarak hem yoksul bırakma hem de yardımsever görüntü çizilerek bir sürü toplumu yaratma hedeflenmektedir.

Anadolu aydınlanması bu sorunları aşabilecek atmosferi oluşturacaktır. Toplumumuzun sağduyusu bu coğrafyada oluşmuş gelenekleri bir çırpıda yok etmeyecektir. Bu coğrafyaya 21. yüzyılda hoşgörü, kapsayıcılık, bir aradalık temelinde bütün inançların hatta inançsızların kolkola, gönül gönüle yaşadıkları bir cennete dönüşecektir.

28/9/2008

Sol gökten zembille inmez! Küllerinden de yeniden yaratılamaz.



Özdemir İnce düşüncelerine önem verdiğim bir insandır. Son dönemde sol için açılım olmayı hedefleyen yazıları çıktı. Bunlardan 27 eylül 2008 Hürriyet’te yer alan yazısına düşüncelerime temel olması açısından bir cevap yazmayı gerekli buldum.

 

Numaralı ve kalın yazılmış bölümler Özdemir İnce’ya ait,


SON yazıların küçük bir özetini yapalım:


1. İnsanın gövdesinde sol bilinç salgılayan bir salgı bezi yoktur!

 

- Doğru, başka hiçbir bilinci salgılayan salgı bezi de yoktur. Faşizm, komünizm vb bilinçler de sonradan kazanılır. Bir istisna, kişinin yaşam deneyimi ve genlerinde bulunan kişisellik mekanizmaları onun düşüncelerini seçmesinde ve yaşamasında zemin olur. Bunun da yansımasında şöyle bir sonuç (sosyolojik araştırmayla kesinleşmiş değil) ortaya çıkarılabilir. Çok güzel (film yıldızı, manken, fotomodel) güzelliğinde bir kadın asla solcu, sağcı, dinci, radikal faşist olamaz. Çünkü o güzel beden ona bu tür seçimlerin deneyimleri yerine başka deneyimler yaşatır. Çok yakışıklı ve güzel bulunan erkekler için de aynı şeyleri ağırlıkla söyleyebiliriz.

 

- Çok güzel kadından işçi de olmaz. Sabah işe gidiş saatlerinde servis araçlarına ve toplu taşıma araçlarına bakın, manken veya film yıldızı güzelliğinde kadın hele erken saatlerde işe giderken veya dışarıda göremezsiniz.

 

- Bu nedenle sol bilinç arıların dünyasından örnekle aslında “işçi arılar” arasında yaygınlaşması umulan bilinçtir. (ne kadar işçi, o kadar köfte). Köylülük, küçük burjuva, entelektüeller ve aydınlar işlerine geldiği sürece, kendilerine rant getirdiği sürece “sol” bilincin içindeymiş gibi davranırlar. Sol bilinç “işçiler” içindir, emekleri gibi zaman zaman onu da satılığa çıkardıkları, sattıkları olur. Örnek için bakınız sözlükte: Sendika ağaları.

 

2. Toplumsal bilinç vahiy ya da ilham yoluyla kazanılmaz; toplumsal bilinç somut sınıf mücadelelerinde ortaya çıkar!

 

- Somut sınıf mücadelesinde ortaya çıkan bilinç, toplumsal yaşamın siyaset merkezde olmak üzere ilgili alanlarından doğar ve onları etkiler. Sınıf mücadelesinden, kadınların nasıl daha güzel insan olacakları, sanat, estetik gibi bir bilinç tabi ki çıkmaz. Sınıf mücadelesi işçilerin patronlara karşı verdiği bir mücadeledir. Bu doğru. İşçiler de patronlar da bu mücadelede müttefik sayısını artırarak kendilerini güçlendirmeye çalışırlar. Köylüler, gençlik ve diğer toplumsal gruplar bu mücadelede patronlar ve işçiler tarafından zaman zaman kullanılırlar.

- Patronlar da işçiler de bu mücadelenin en önemli mücadele ve olmazsa olmaz olduğu yönünde propaganda yaparlar. (Sanayi devriminin olduğu dönemlerde kısmen doğruydu ama bu günümüzde tek ve önemli mücadele olmaktan çıkmıştır.

- Sınıf, günümüzde tanımlı olmaktan çıkmıştır. İşçi Sınıfı kimdir? Alanı nereye kadardır? Kimler buna dahildir? Bu soruların günümüzde cevabı yoktur ve artık olmayacaktır. Homojen bir işçi sınıfının oluşmasını bekleyenler seferleri kaldırılmış istasyonda tren bekleyenlere benzer.

- Patronlar ve burjuvazi içinde homojen bir tanım artık yapılamaz. Microsoft patronu nasıl bir patrondur? Nasıl bir burjuvazidir? Bunu tartışamazsınız. Onun fabrikaları, hammaddeleri ve klasik üretim kuralları yoktur. Çok kazanan çalışanları, ofisleri vb yeni yönetim sistemleri ile donatılmış şirketleri vardır.



3. Toplumun önemli bir bölümü solu özümseyip benimsemeden ne demokrasi bilinci ne de demokratik düzen ortaya çıkar!

 

- İşçileri hala toplumun en önemli toplumsal kesimi imiş gibi göstermeye çalışmak nafile çabadır. Tarihin sadece kısa bir bölümünde işçiler toplumun dönüşüme ve kazancı için önemliydi o kadar. Tıpkı köylülerin bir dönem olması gibi. Bugün işçiler de köylüler de önemli oldukları tarihsel momenti kaçırmışlardır. Şu an bilgi ve bilişimin ve bununla uğraşanların önemli olduğu bir dönem yaşıyoruz. Gelecekte işçilerin nasıl var olacağı konusunda sadece öngörülerde bulunabiliriz.


- Sol denilen kavram yerine açıklık, hoşgörü ve biraradalık desek bu tanım geçerli ve evrensel olabilirdi. Sol, herkes tarafından bilinmek ve anlaşılmak zorunda değildir artık. (Felsefeciler, tarihçiler, toplumsal bilimciler vb hariç)

- Ayrıca demokrasi denilen yönetim sisteminin de en doğru, gerekli ve vazgeçilmez olduğu konusunda mesafeli olmak gerekir. Demokrasinin özellikle çoğunluk diktatörlüğüne dönüşme tehlikesi ve buna ulaştığı durumlar özgürlük, açıklık ve insan yaşamı için en tehlikeli durumlardır. Çoğunluk diktasi ihtimali olan demokrasi yerine açıklık, hoşgörü ve bir arada olma temelinde olan “Açık Yönetim Sistemleri” ni gelecekte görebiliriz. Demokrasi batının halklarını uyuşturduğu işlerine geldiği zaman yasakladığı, ezdiği basıladığı bir sistemin adıdır.

- Yeni dönem demokrasi ve toplum bilinci hedefleri için geride kalan hedefler ve dünü tanımlamak yerine insanların sürü yerine birey, toplumların haritaları sadece adres tanımlarından ibaret tuttukları bir coğrafya, üretimin ve girişimin serbest, inancın kişileştiği, bireyselleştiği ruhbanlık düzeyinde din örgütlenmelerinin olmadığı, endüstrileşmediği bir serbest inanç ve özgürlük dönemi özleyebiliriz.



4. Solun doğal müşterisi, doğal destekçisi işçi sınıfıdır. Ayrıca kısmen küçük burjuvazi, topraksız ve emeği ile geçinen köylülerdir; kronik işsizlerdir; mevsimlik işçilerdir; devlet memuru ücret merdiveninde en alt sıralarda yer alanlardır! Organik aydınlar, entelektüeller, yazarlar, sanatçılar ve akademisyenlerdir! Veee laik burjuvazidir!

 

- Yukarıdaki nedene bakarsa “sol” diya tanımlanan bir görüşün oyları binde bilmem kaç olması sn derece doğaldır. Türkiye, özellikleri nedeniyle de kendini işçi olarak tanımlayan birilerinin olmadığı bir ülkedir. Kime sorsanız işçiliği geçici olarak yapar. Herkes bir an önce sermaye biriktirerek kendi işini kurma hedefinde olan potansiyel patronlardır. Siz bu insanlara patronlarla bir savaş –günümüzde gerekli de değil- önerdiğinizde o bu savaşı kendine karşı yapılmış görür.

- Bu nedenle Türkiye’de işçi sınıfına ait hiçbir toplumsal zemin oturamaz, böyle bir “sol” düşüncenin zeminine iktidar mücadelesi kondurulamaz. Bu tanımla kurulan partiler iktidar mücadelesi veremez. İktidar olamaz. Nal toplarlar. Sol, bitmiş bir ütopya ve rüyadır. Toplumsal bilimciler, toplumu değiştirmekle kendini mükellef görenler tez yeni çözüm ve söylemlere yönelmelidirler.

- Özellikle “küçük burjuva” diye işçiler ve bu görüşte olanlar tarafından küçümsenen öğrenciler tez elden düşüncelerini işçilerin kuyruklarından çekip kendi özgür hedefleri peşinde koşmalılar. Yaşadıkları her şey yeterince kanlı, gereksiz ve anlamsız oldu. Yeterince oyuncak oldular. Onlar artık kendi tanımları ile gelecekteki özgür dünyanın dinamizmi olmalılar.



5. Dünyanın işlerinde tarikatın önderliğini kabul etmeyenler ve dini dogmaları referans almayanlardır.

 

- tarikat sadece dini düşüncelerde oluşmamıştır. İdeolojik dogmalara saplananların tümü tarikata benzer örgütlenmeler içinde olmuştur. Solun örgütü ile tarikat iki karşıt uç olarak neredeyse ikizlerdir. Bu nedenle tarikatlara, sürü olmaya modernlik bağlamında karşı çıkmak için solun “tarikatçılık” benzeri örgütlenmesine de karşı çıkmak gerekir.

- Günümüz özgür irade ve açıklığın günüdür. Bireyler sürüye ait olmaktan ço kendi ayakları üzerinde durmayı bir yaşam biçimi haline getirmektedirler. Onca yıl imam hatip okuyan birinin bile sürüye katılma garantisi yoktur.



6. Genç kuşaklardır!

 

- Genç kuşakların ateşini yeniden dünün hedeflerine döndürmeniz neredeyse imkansızdır. Gençlik birey olmanın tadına her geçen gün varmaktadır. Özellikle müzik ve de rock müzik bu özgürlüğün en önemli sembolüdür. Bu nedenle büyük toplumsal hedefler düşünenler eskiden olduğu gibi gençleri bu işlerde kullanamayacaklardır. Onların kendileri için hedefleri ve yaşama biçimleri vardır.

28/9/2008

Bir oruçsuz, bir iftar yemeği ve Anadolu Müslümanlığı. İyi bayr



Masalar doluydu. Gruplar üç dört kişiden, yirmi kişiye kadar yakınlıklarının derecesine göre oturdukları masalarda iftar saatini beklerlerken ben onları izliyordum.


Türbanlı, başörtülü ve normal giyimli kadınlar, bazıları tam kapalı ve türbanlı, bazıları omuz dekolteli. Erkekler badem bıyıklı, modern görünüşlü, uzun saçlı spor veya normal giyimli.

Canlı fasıl müziğe devam ederken herkes açık büfeden zevkine ve beğenisine uygun yemeklerini, salatalarını masalarına servis ediyor. Garsonlar sıcak çorbayı masalara kişi sayısına göre bırakıyorlar. Bardaklar kadeh şeklinde bazıları rakı bardağı. Bu hiç sorun oluşturmuyor.

Restoranda oluşan resim “Anadolu Müslümanlığı” nın resmi. Herkes inancına göre giyimi, tarzı ve yaklaşımı ile o zeminde birbirine saygıyla yaklaşıyor. Oruç tutmayan ben, belki ilk kez oruç tutanları bekleyerek onlarla beraber iftar yapmış gibi yemek yemeye başlıyor, ritüelin gereğini yaşıyorum. Benim gibi kaç kişinin oruç olmadığı halde salonda olduğunu da merak etmiyor değilim.

Orada bulunan hiç kimsenin kafasının içiyle ilgilenmiyorum. Onlar da benim oruçsuzluğumla, görünüşümle ilgilenmiyor. Aileler her tür eğilimi, düşünceyi kucaklayan bir tutkal ve zemin.

Bu görüntü Anadolu’ya ait olağanüstü bir tabloyu işaret ediyor. Biz bu günlere kolay gelmedik. İnançlar bu topraklarda zaman zaman baskıya da maruz kalsalar birbirlerine sokakta, sofrada ve ritüellerinde düşmanlık göstermediler.

Camiler, kiliseler, Havralar, Sinagoglar her gün kapılarını cemaatleri için açtılar. Hepsi can kardeşi, aynı coğrafyanın ortak kaderlerine, yoksullularına ve geleceğine bel bağladılar. Beraber güldüler, doğdular ve öldüler.

Bu topraklar binlerce yıldır inanana, inanmayana kucak açmış. Düşünceler, inançlar gelmiş geçmiş. Bu topraklar ve coğrafya bütün gelenlere ve gidenlere kendince en iyisini vermiş. Her gelen kendini kalıcı sanmış ama nafile, zamanı geldiğinde bir sonrakine devretmiş elindeki ne var ne yoksa.

Ben bu resmi ve bu coğrafyayı seviyorum, “Anadolu Müslümanlığı”nın engin hoşgörüsünü, ritüellerini, bayramlarını da.

Sevgili dedemi de özlüyorum İlyas dedemi, beyaz sakallarını, bana çocukluğum boyunca anlattığı dini öyküleri, rahlesine koyduğu kuranı okurken ileri geri sallanmasını, bütün bunlara rağmen bizi bir kez bile yapmamız gerekenler adıyla baskı altına almamasını, babamın, zaman zaman ileri giden baskılarına karşı ona kaçışımızı, o duygu dolu, inanan insanı özlüyorum.

İnançlarını yaşarken bir gösteriye dönüştürmeden sevgiyle her şeyi sarmasını, bayramlarda bize verdiği harçlıkları, Anneannemin ona bizi bu denli serbest bıraktığı için mizansen kızışını, onun hünerli ellerinden yediğim bayram tatlılarını ve böreklerini özlüyorum.

Bayramınız kutlu olsun, sevdiklerinizle birlikte…

İlyas Dedemi biraz daha tanımak isterseniz aşağıdaki yazıyı okuyabilirsiniz.

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=62316

 

 

12/7/2008

İstanbul’a bir başkan gerek, hem de hemen gerek.

İstanbul için su alarmı verilmesine ve bunu yapan kişinin şehrin belediye başkanı olmasına hiç şaşırmadım. Kısa bir süre önce Melen çayından gelen su ile İstanbul’un 40 yıl su sıkıntısı çekmeyeceği yalanını şişiren kişinin de aynı belediye başkanıydı. Yıllardır büyük bir şehri yöneteceksin milyarlarca liralık iş ve yatırımları şirketlere pompalayacaksın, TV lerde 40 yıl su sorunumuz yok diye hava basacaksın sonra tıs.




Su sorunu şimdi Allaha havale.

Hani yıllardır büyük yatırımlar yapılmıştı? Siyasi rakipleri için geçmişte üretilen “Uğursuz, O, Belediye başkanı olduğu için yağmur yağmıyor” vb söylemler neden şimdi dedikodu dalgaları halinde yayılmıyor. Merak eden arşivlere bakabilir. Nurettin Sözen belediye başkanı olduğu dönemlerde –başarısız bir belediye başkanı olduğuna inanıyorum- susuzluğu yağmur yağmamasını, kuraklığı tanrnın cezalandırması olarak görenler, gösterenler bugün bu konulara hiç değinmemektedirler.

Tanrı bugün susuzluğu neye ceza olarak vermektedir? Kuraklığın nedeni bugünkü belediye başkanının uğursuzluğuna bağlayabilir miyiz? Geçmişte yakışık almadan sürdürülen bu dedikodu zincirleri bugün cemaat kalabalıklarında kaybolmaktadır.

Şimdi verilecek sorunun cevabı; Bu nursuzluk, uğursuzluk, susuzluk yağmur yağmaması Kadir Topbaş’a mı havale edilecek yoksa Allaha mı?


İstanbul bir dünya başkenti.

Bu sorunun cevabını bilemem ama İstanbul’un, bir dünya başkentinin yetersiz, estetik değerlerden yoksun, stratejik planları olmayan işi gücü kaldırım ve üst geçitlerden yandaşlarına ihale üreten –gerekliliklerine katıldığım, ihale yöntemlerinde şayibeler bulduğum- bir kadro tarafından yönetildiğidir.


Mimari görüntüde Araplaşma ve İstanbul

İstanbul’a denizden gelenler, şehir hatları ile denize açılanlar için ilk karşılama yerleri olan iskeleler İstanbul’a yakışan modern, çok sesli çözümler yerine cami, tarihi çeşme ve imaretlerin bir benzeri olan mimari çözümlerle yenilenmektedir. Bu görüntü şehrin olağanüstü değişik mimarisinin “Araplaşmasına”, “Ortadoğululaşmasına” yol açmaktadır.

İstanbul’u bir dünya başkenti olduğunu unutmayacak, estetik, stratejik bilgi, görüş ve tecrübesi olan bir ekibin yönetebilmesi için;

“İstanbul’a bir başkan gerek, hem de hemen gerek.”


Boğaziçi köprüsü şimdi luna park köprüsü

Bir mimari yapıyı işlevselliği, şehre kattığı estetik değerlerin tümünü düşünerek üzerinde bir şeyler yapmak gerek. Köprüde gerçekleştirilen yanar döner ışıklandırma, gözlemlerim odur ki ilk görme etkisi geçtikten sonra çocuklardan başka kimseyi etkilememektedir. Gece hayatında görmeye, tabelalardan alıştığımız ışık kaymaları, yanıp sönmeleri Boğaz Köprüsü için gereksizlik olduğu düşüncesindeyim. ,

Köprüye bir ışıklandırma gerektiği düşünülüyor ise onu oyuncak haline getirmek yerine, konumlandırmasını, akılda kalmasını, silüetini güçlendirecek bir ışıklandırma gerçekleştirilebilirdi.


9/7/2008

Dedikodu imparatorluğundan korku imparatorluğuna…



Büyük gözaltılardan sonra yalnızlaşırsınız. Baskıcının amacı tam da bu yalnızlaşmadır. Gözaltına alınanlar orada yapılanları –insanın doğası gereği- biraz da abartarak ballandıra ballandıra anlatırlar. Bu sorgucunun, sorgulayanın ve baskıcının hedefidir zaten.

Bir sonraki gözaltına alınan öncekilerin yarattığı atmosfer nedeniyle dizleri titreyerek gelir sorgucunun karşısına, yapılanların abartılı yönleri onu daha işin başında bozguna uğratmıştır. Dedikodu ve baskının ana hedefi kişilere yönelik korku oluşturulması yanı sıra ana hedefi toplumu çözmek, gözlerine korku ve kaçışı yerleştirmektir.

Bugün ülkemiz geçmişten farklı olarak çok ağır iletişim terörüne kurban edilmiştir. Konuştuklarının her koşulda dinlenmesi ürkütücü ve psikoloji bozucu bir süreçtir. Yaptığınız işe odaklanamaz ve kendinizi kuşatılmış hissedersiniz. Size uygulanmak istenen büyük abinin, bir gözün daima sizin üzerinizde olduğu hissidir.

Yalnızlaşma toplumun bütün katmanlarına yayılır ve korku egemen olur. Mantık çalışmamaya başlar en basit düşünce mekanizmaları bile kurulmakta zorlanır. Panik tümüyle kişilerden topluma doğru dardan genişe halkalar halinde yayılır. Baskıcıların, diktatörlerin çok sevdikleri bir zemindir bu.

Tam bu dönemde dedikodular ayyuka çıkmaya başlar. Kendini bilmez muhbir adayları uyduruk raporlar ve düzmece bilgilerle gıcık olduğu komşusunu, çevresini büyük bir yetenek ve iştahla raporlamaya başlar.

Sorgudan çıkanlar, içeride ona pompalanan; “Seni istediğimiz an tekrar buraya alabiliriz.” Havasından korkarak tutuk ve korku içinde baskıcının ona verdiği rolü oynamaya devam eder. Korku büyük bir korku dalgası haline gelir ve topluma egemen olur.

Korku devleti özetle budur.

Yalnızlaşan insanlar kendilerini, duygularını ve düşüncelerini sorgulamaya başladıklarında çevrelerinde kimseyi bulamayacaklardır. Herkes büyük korkunun bir parçası olarak ona karşı olabildiğince uzak bir yerden acımaya devam edeceklerdir. Buna en yakın arkadaşları, geçmişte ortak düşüncede olanlar dahildir.

Korkuyu aşmanın yolu çoğalmak, sade açık bir şekilde sevdiklerinizi bu koşullar oluştuğu zaman yalnız bırakmamaktır. Baskıcının tek sevmediği şey çoğunluk ve kalabalıklardır. Dinlediği korkusuyla sevdiğinizi aramıyorsanız, rutin diyaloglarınızı kesiyorsanız onu büyük bir baskının kurbanı haline getiriyorsunuz demektir. Size ve kalabalıklara en çok ihtiyacı olduğu anda onu yalnız bırakarak aslında sıranın size gelmesini çabuklaştırıyorsunuz.

Baskıcının bir yerde duracağını düşünerek yanılıyorsunuz. O, kurduğu baskı sistemleşene kadar değişik nedenler bularak yola devam edecektir. Her seferinde çemberin her dönüşünde sebepler daha da sıradanlaşacak ve anlamsızlaşacaktır.

Korkunun atmosfere yayılmasının toplumu bağlamasının önündeki en büyük engel yine toplumdur. İletişimden uzaklaşmamak, dedikodulara inanmamak, sevdiklerinizi yalnız bırakmamak, sade ve açık iletişime devam etmek bu dönemin aşılmasında en önemli dayanaklardır.

Baskıcı herhangi bir nedenle uyguladığı baskı ve dedikoduyu bir gün iktidarını da sürdürmek için yapmaya başlayacaktır. Ülkemizin atmosferi bir diktatörü iktidarda tutacak koşullar içermemektedir. Bu nedenle baskıcılar daha çok spesifik konular kullanarak baskıyı onlara odaklamak isteyeceklerdir. Toplum buna odaklanmadığı sürece uzun vadede tehlike yoktur.

Birarada hoşgörülü, açık ve güvenli bir yaşam için korkunun sizi ve çevrenizi sistemli teslim almasına izin vermemenin yolarlıdır. Baskıcı yöntemlerin panzehiri karşı baskı değil açıklıktır. Yeni dönemde başkaldırı, karşı koyma vb, baskıcının yöntemlerini tekrarlayarak olmamalıdır.

Çoğunluklar baskıcıdan korkmazlar, yılmazlar, tam tersi baskıcı çoğunluklarda korkar ve tırsar. Sorguya alınmış, alınma ihtimali olan dostlarınızı yalnız bırakmayın, sade ve basit iletişimlerle onların yanında olun. Birarada olun. Korkunuzu yönetin, öfkelenmeyin, yaşamınızın tümünü ve çocuklarınızı etkileyecek atmosferin oluşmasına ve daha büyük bir baskıcının iktidarına yol açacak atmosferin oluşmasına katkıda bulunmayın.

6/7/2008

Dikkat, merdiven çıkacağız!

Değişik dönemlere bağlı olarak gözleri bağlanarak gözaltına alınmış insanların duyduğu ortak cümledir. Kollarınıza iki yandan girmiş görevliler psikolojinizi de yerle bir etme amaçlı gezdirmelerinde, mekanı içselleştirememeniz, karmaşık ve korkutucu bulmanız için de sizi bir yerden bir yere götürebilir, gezdirebilir veya asıl amaç olan sorgulama mekanına taşıyabilir.

 



Gözlerin bağlanmasının derin mesajı “gözü açık” kişilerin orada bulunan kişi ve durumları görmemesi ilk planda ise de kendine güven ve duruşu yok etmek, onu küçük düşürmek te nedenler arasında sayılabilir. Adi suçlulardan farklı olarak siyasi ve düşünce suçluları her ortamda azim ve kararlılıklarını koruyabilecek bir özgüven oluşturabilirler.

Faaliyetleri nedeniyle yetkili ve görevli birimlerce gözaltına alınmanın en uç dönemi yaklaşık 90 güne uzanan gözaltı süreleriyle 12 eylül dönemleridir. Kaos ve karmaşanın en derinlerde seyrettiği o dönemlerde toplumsal yaşamın iki kanadı sağ ve sol kanatların özellikle radikal olanları bu dönemden paylarını aldılar.

Devletin üst kademelerinin belirlediği mutakabat çerçevesinde o dönem yakın tehlike görülen komünizmi temsilen sol kanat ve totaliter rejimi temsilen de “radikal sağ” demir yumruğun hedefine oturdular. Siyasetin ve toplumsal yaşamın iki rengi olan bu gruplar öylesine ağır bir saldırıyla karşılaştılar ki başta kendileri olmak üzere aileleri, yakınları ve sevdikleri de bu saldırılardan ve baskılardan nasiplerini aldılar.

Bir anlamda baskı kardeşliği, bir 'arada yaşamalarının dayatılması ile de birbirlerini cezaevi ve sorgu ortamlarında daha iyi tanıma fırsatı buldular. Baskı döneminin sonuçları o denli etkiliydi ki bu iki grup toplumsal ve siyasal yaşamımızın aktörleri olmaktan çekilmek zorunda kaldılar.

Cumhuriyeti koruma, kollama adına onun en önemli kurumu olan ordunun önderlik ettiği bu baskıcı yönetim kanın durdurulması ve kaosun önüne geçilmesi anlamında bir başarı kazandı göründü ama aynı zamanda toplumsal dengedeki radikal dinci görüşlerin tek ve yalnız kalmasına ve cumhuriyeti kuşatmasına yol açtılar.

Bu bağlamda 12 eylül baskı yönetiminin bugüne yansıyan resminde bu gerçeği görmek gerekmektedir. Değişen koşullar ve uluslar arası güçlerin dönüşümü cumhuriyetin güçlü ve en büyük kurumunun bugün olanlarda elini kolunu bağlamasına yol açtı. Hem iç hem dış dünyada darbe ile demokrasiyi durduran güç olarak adlandırılmayı üzerindeki etiketlerden atamadığı için 12 eylül öncesinin kurumsal kuşatmasından daha ağır olan bugün toplumsal yaşamdaki etkisinin tartışılır olduğu bir noktaya doğru gitmesi engellenememektedir.

Kontrolsüz ve yüksek oranda kullanılan gücün etkisinin hangi yıllara kadar uzanabileceği sosyolojik olarak incelenmeye değerdir. Bugün meydan kurumların içlerine kadar işlemiş ve daimi kavgayı kendisine yol edinmiş radikal dinci görüşlere karşı devleti ve kurumları savunabilecek güçlerin, sokakta, yaşamda ve kurumlarda kalmadığı gerçeğidir.

12 eylül özgür düşünceyi o denli süpürdü ve kavurdu ki bugün cumhuriyetin savunması yönetim özürlü halktan kopuk bir sosyal demokrat parti ve bir aile partisine kalmış durumdadır. “aydın” etiketli gruplar da yaşadıklarının hesabını bugün öyle yada böyle sorabilecekleri bir ortam bulduklarına şükreder biçimde cumhuriyet kurumlarının ve özgürlüklerinin kemirilmesine neredeyse zil takıp oynayacaklardır.

Her şey ‘Dikkat merdiven çıkacağız’ diyen sesin hangi tarafta olduğu ve götürülenin siz mi yoksa size yakın biri mi olduğuna bağlı olduğu bir döngü de yaşamaktayız.

6/4/2008

Türk olmanın karşı konulmaz, kaçınılmaz dinamizmi.

 

- Dönüşmek, değişmek, bir bağlamdan diğerine geçmek, çember atlamak, sınıf atlamak farklı görünen alanlardan seçtiğim bu kavramların ortak bir yanı var, farkedebiliyor musun?

- Farklı yanlarını görebiliyorum ama ortak yan dedin ya pek çıkaramadım.

- Bütün bu oluşu tanımlayan durumların birinci ortak yanı eylemin, kendi yasası içerisinde bir birikim döneminin geçmesi gereği, ikincisi de bu dönemin sonunda oluşun bir patlama, şiddetli bir dönüşüme ulaşması.

- Her oluş için bir kuluçka dönemi mi geçmesi gerektiğini söylüyorsun?

- Tam değil, oluşun –doğal olan veya olmayan- bir sonraki adımı için mutlaka kritik bir kütleye –oluş her ne ise- ulaşması gerekiyor.

- Kritik kütle, kütle deyince bir madde kastetmedin değil mi?

- Bu madde anlamında bir kütle değil, bir oluşun seyrindeki aşamada bir sonrakine bağlama geçebilir, geriye dönebilir veya yerinde sayabilir.

- Bu her birikimin, her kritik kütleye ulaşmanın ilerleme olmaması anlamına geliyor yani, öyle mi?

- Bir anlamda öyle, zaten ilerleme bizim kendi durumumuza dayanarak tanımladığımız bir olgu, bu oluşun her objesi için sonsuz seçenekte ileri, geri veya yerinde sayma olarak tanım konabilir.

- İlerleme diyebilmemiz için ne olması gerekli o zaman?

- Bir ilerlemeden söz edebilmek için bir nokta, bir hat, bir seviye belirlemek gerekir. Bunu belirlediğin zaman ise bunu belirleyen "egemen" sen oluyorsun. İlerleme veya gerileme senin tanımların içindeki bir değere dönüşüyor.

- O zaman toplumlar ve insanlar için söylediğimiz ilerleme, gerileme, ilericilik, gericilik tanımı boş şeyler mi yani?

- Değil, aslında gelişmenin seyri içerisinde hedefler koyarak o bağlam için bir tanımlama yapılabilir, önemli olan bu hedeflerin mutlak olduklarına dair inancın güçlenmemesi.

- Güçlendiği zaman baskıcı ve egemen mi oluyoruz demek istiyorsun?

- Tamda öyle. Bugün oluşun bu bağlamında koyduğun hedef ileride bir nokta olabilirken, gelişmenin seyri içinde hedef geriyi de ifade edebiliyor.

- Her şeyin değişim içinde olduğu gerçeğini oluşa yansıtmak yani, mutlak ve daim olandan uzak durmak.

- Uzak, yakın bizim uydurduğumuz ama işimizi kolaylaştıran şeyler. Bu kavramlarda her şey gibi göreceli yani.

- Böyle düşünmek bir süre sonra belirsizliği bir felsefe haline getirmek olmuyor mu?

- Belirsizliği bir amaç haline alırsan tehlikeli tabi ama belirsizlik denen şeyi de bizim uydurduğumuzu bilerek bu durumu aşabilirsin.

- Bu kadar şeyi boşa anlatmadın, nereye getireceksin konuyu merak ediyorum.

- Haklısın bir yere gidiyoruz, sezgini beğendim.

- Kafam karışacak yine ama olsun, belirsizliği de yönetebilmeyi ondan dinamizm çıkarmayı öğrenmeye başladım.

- Belirsizlikten dinamizm çıkarmak, bu tanımı tuttum, güzel bir katkı yaptın literatüre.

- Yok canım daha neler, sen taşları koydun bende peyniri bulan fare misali gidip onu buldum.

- Bunu görebilecek bir çemberde olmasaydın taşları değil ışıldaklar koysaydım yine de bulamayabilirdin. Bu nedenle melekelerini hafife alma, herkeste de aynı görme zenginliği olduğunu düşünme.

- Kendimi önemsememeye çalışıyorum, sense egomu okşayacak şeyler söylüyorsun.

- Egona söyle, biraz dursun durduğu yerde, daha bir şey görmedi.

- Yandık desene.

- Bu anı anlamamızı sağlayan en önemli işaretler neler sence, hiç düşündün mü?

- Bilmem, bilim, zenginlik, farkındalık gibi mi?

- Benzer birçok şey bireysel ve toplumsal bağlamın aynı zamanda elemanları olabilir. Örneğin zenginlik veya varlık sahibi olmak bireysel bağlamda gelişmenin garantisi olmayabilir veya yoksulluk gelişmeyi düşünüldüğünün tersine fırlatabilir. Bunun yanı sıra bir topluluğa veya topluma olan aidiyet duygusu içinde aynı şeyleri söyleyebiliriz.

- Bu belirsizlik öldürecek beni, ama zengin ölmeyi tercih ederim ve çok özgür bir toplumda.

- Çok şey istediğinin farkındasın değil mi? Kullandığın kelimelerin her birini insanlık tarihi boyunca ne anlama geldiğini tartışanlar var.

- Hiç mi keyifli bir şey düşünemeyeceğim. Mesela, bu topraklarda mis gibi yaşamanın keyfini çıkaramayacak mıyım?

- “Belirsizliğin dinamizmi”nin anavatanına hoş geldin.

- Anavatan mı?

- Göçebelik, belirsizliği en üst biçimde gelişime dönüştüren bir yaşam biçimi, yaşarken, ölürken, eğlenirken aidiyet hissinden uzak bir birey ve yalnızlık ama aynı zamanda bir özgürlük içindedir.

- Bir anlamda keşifçilik yani, batıda bu bireysel bir çözüme dönüşmüş.

- Aynen, bu tür kökenden gelen topluluklar gelişmeyi hızlı, etkili ve esnek olarak yaşarlar ve çevrelerindeki her şeyden yeterince uzak durmayı becerebilirler.

- Bunun konuştuklarımızla ilgisi?

- Günümüzde çok konuşulan konu var ya, bir topluluğa üye olmak onun kriterlerini alıp kendi kriterlerin olarak benimsemek, ben bu konuda yeni açılımlara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

- Nasıl yani? Üye olursak toplumumuz zenginleşecek, modernleşecek ne bileyim bir çok şey daha iyi olacak .

- Bu söylediklerin varsayımlar ve başkaları tarafından belirlenenler. Senin duyguların ne, bunu hiç düşündün mü?

- Bana soğuk ve gerzek kurallar gibi geliyor bazıları ve de anlamsız, hani zenginlik falan deniyor ama ben o toplumlardaki insanlar kadar makinalaşmış insan, hukuk ve yaşam istemiyorum aslında.

- Aslında bu yolculukta her şey kötü de olmayabilir ama ilginç olan başlangıç noktasında belirlenen varsayımlar. Mesela bu topluluk üyelerinin bizim toplumumuzu bütün olarak geride görme ve değiştirme ihtiyacı içinde hissetmeleri. Yapılan müzakerelerin özelliğine dikkat edersen değerlerimizi belirlemeden çok onların değerlerine dönüşme ve uyum sağlama yaklaşımı içinde olması. Bir anlamda bizim geçmişte “manda” diye tanımlayabileceğimiz dönüşüm zorunlulukları içermesi.

- Kendilerini zengin, gelişmiş ve evrensel hukuk düzenine sahip olarak varsaymalarından dolayı baskın durumdalar, bu aslında benim de kafamı karıştırıyor.

- Bu toplumsal bir direnişle karşılanıyor zaten benim halkım oluşan bu adaletsiz yaklaşımın farkında ama zenginlik ödülüne de hayır diyemiyor –sanki üye olursak daim zengin olma garantisi varmış gibi- bu nedenle de her tür etkiye açık bir halde belirsizliğin başka aşamalarını bekliyor.

- Bugün bu yaklaşım karşımıza çıktığına göre bu konuda akil insanlar, aydınlar ve toplumda önde gelen siyasetçiler neden açık tartışma ve anlatımlarla toplumu bilgilendirmiyorlar.

- İlginç olan toplumun aydın kesimi denen bölümü çok daha fazla şekilde halkını “öteki”leştirmiş durumda. Bunu hissedenler de onların söylediklerinin içindeki doğruları bile daha düşünmeden reddediyor.

- Böylelikle de toplum karşısında yalanı ve inançları ile oynamayı bir yaşam biçimi haline getirmiş olanlar toplumu söylemleri ile etkileyip organize olabiliyorlar.

- Aslında bundan tam emin değilim. Toplum sağduyusu denen bir şey var bu topraklarda. Örneğin bir süre önce seçip iktidar yaptığı veya buna aday yaptığı bir parti veya grup birden sıfıra inebiliyor.

- Tabi bu her zaman garanti değil.

- Kesinlikle. Yerleşiklik yapımıza işledikçe yerleşikliğin getirdiği entrika yaşamımızın bir parçası haline geliyor. Kendi değerlerinden ve yaşamından koparılmış ve elle beslenen bir aslana dönüşüyor hemen.

- Peki, görünen, açık olan şeylerde var. Bu topluluk ülkeleri bize göre çok daha zengin, yaşamlarında hukuku daha çok uyguluyorlar vb. Bunlar artı getirmez mi?

- Bunların böyle olduğu bir varsayım. Bunun böyle olup olmadığını bilmiyoruz. Bir de bizim geleneklerimiz, devlet deneyimimiz bu tür şeyleri reddediyor biz tabi olarak yaşamayı öğrenememişiz ki. Bunu zorlamanın bir anlam var mı? Ayrıca onların zengin olduğu dün doğru olabilir ama bugün varlıklarını ipotek etmiş son demlerini yaşıyor da olabilirler.

- Bir çok veri aslında bunu işaret ediyor. Üretim bugün tek başına zenginlik garantisi değil.

- Kısacası biz yedeklenmeyi, güdülmeyi, tiranlığı pek sevmeyiz, genlerimizdeki her şeye aykırı. Bu korku ve ürkeklik arttıkça yerimizi de değiştiremediğimizi için benim korkum bu toplumun “inanç” tüccarlarının eline düşmesi. Bu, bugünün bağlamını tümüyle değiştirip bir başka bağlama sokabilir. İran’ı görüyorsun, Şah’ı eleştiriyorduk demokrasi ve özgürlükler için şimdi ise o dönem bile mumla aranıyor daha ne akdar sürecek bu karanlık o bile bilinmiyor.

- Umut yok mu peki?

- Umut, bu topluluğun her hücresine işlemiş en büyük zenginliği. Bu zenginliği olmayanların imrenip üzerine çullandıkları da bu olsa gerek. Türk olmayı başka her yönünden ayırıp bu yönüyle çok seviyorum. Orta Asya’dan, Makedonya’ya kadar geniş bir alanda bu ruhu hala hissedebilmek bu dönem beni en çok etkileyen, motive eden şey.

- Bu etnik kökenine bakmadan hissedilmiş en güzel topluluk duygusu “Türk” olmayı bütün başka anlamlarından uzaklaştırıp sadeleştiriyor, güzelleştiriyor, biraz göçebe haline getiriyor ruhumu ama olsun. bu toprakların her şeyini seviyor olmamı şimdi daha iyi anlıyorum.

 

http://www.kamca.org/

2/4/2008

Gereksizlik bağlamı. Hukuk, hukuksuzluğun egemenlerce kurallara

 

- Ne yana çekersen çek.. Bir ucu diğerine değiyor..

- Ne demek şimdi bu?

- Gökyüzünü bir şişeye sığdırman mümkün mü?

- Sığar mı? Tabii ki sığmaz.

- Bir parçasını alır bir şişeye koyarsın, bütünün özelliklerini taşır ama bütün gökyüzü değildir.

- Bunun hukukla ne ilgisi var?

- Hukuk ne zaman ortaya çıktı? Ne dersin?

- Bilmem. Hiç düşünmedim.

- İki kişi ıssız bir adada kalsa aralarındaki ilişkileri birtakım kurallara göre yürütmeleri gerekir mi sence ve bu kurallara hukuk denebilir mi?

- Çok zor sorular bunlar nereye varmak istiyorsun?

- İki kişiden birisi erkek birisi kadın ise aralarındaki ilişkileri yürütmek için bir hukuka ihtiyaçları olur mu dersin?

- Bu daha da karmaşık oldu. Biraz açmayı denesen söylediklerini.

- Bir kuralın hukuk kuralı olabilmesi için ortada yeterince tarafın olması gerekir. Issız ada örneğinde adaya düşen iki kişi ise aralarındaki ilişkide bir hukuktan söz edilemez.

- Anlamadım, hukuk onların zaten bildiği kurallar değil midir?

- Kuralları biliyor olmaları orada hukuk olduğunu göstermez. Bu nedenle de kişilerin yapmış oldukları davranışlarının sorumlulukları sadece kendilerine ait bir değerdir, vicdani bir değer. Biri diğerini öldürse bile.

- Hukuk ne zaman ortaya çıkar peki?

- Bir gün ıssız adaya başkaları geldiği ve onlar anlaşmazlıklarını veya olanları gelenlere anlattıkları zaman. Anlatan biri yoksa yaşanılan şeylerin hukuka uygunluğu tartışılmaz.

- Hukuk olanlarla değil, olanların anlatım ve yorumlarıyla ilgili yani.

- Kesinlikle. Bu nedenle hukuk bir konuya getirilen yorum demektir o anın, öncekilere ve kitapta yazılanlara göre kıyaslanmasından ortaya çıkar. Tabi ki bir de kıyaslayanın gücüne bağlıdır.

- Güç deyince şimdi konu başka bir yerlere gidecek.

- Nerelere örneğin? Gitmesinde bir sakınca var mı? Hukuk egemen olanın yürütme biçimini destekler ve ona hizmet eder. Bu nedenle mutlak olan bir hukuk yoktur, bu nedenle de evrensel ve daim bir hukuk yoktur.

- Bütün kanunlar kurallar, gereksiz şeyler mi peki?

- Gereksizlik başka bir bağlam. Gereklilikleri yine ortaya çıkan örgütlenme biçimine bağlı olmuş, güç varsa ve hüküm sürüyorsa hukuk her zaman gücü ve egemeni koruyan kurallara dönüşüvermiş hemen.

- Güç uygulayanlar, yaptıklarını haklı çıkarmak için oynamışlar yani kurallarla.

- Sadece oynamak değil aynı zamanda yaratıcısı olmuşlar.

- Evrensel hukuk denilen kurallar bütünü aldatmacadan ibaret öyle mi?

- Ne görüyorsun? Tanrıların bile uzak durduğu bir konu olmuş hukuk biliyor musun? Yazıldığı anda eskimekteymiş çünkü. Bu nedenle de en çetrefilli yaşam bilmeceleri haline dönüşmüş, coğrafyalara göre değişmiş ve zamana göre.

- Çocuğu birisi tarafından öldürülmüş bir annenin bakış açısından hukuk ile, katilin bakış açısından ve yakınlarının bakış açısından hukuk nasıl evrensel ve tek olabilir ki?

- İnsanların ilişkilerini düzenleyen kuralara gerek yok mu diyorsun?

- Her ne yaratılıyorsa kaos işin içinde diyorum. Bu nedenle de okullar, kitaplar kurallar hep kaosa göre düzenlenmiş, normal durum uygulamaları yok. Hammurabi kanunlarını yazmış ta başı göğe mi ermiş, sonsuzluğa mı ulaşmış?

- Hukuksuzluk asıl kaos olan değil mi?

- O veya bu kaosu seçmenin seçimin açısından bir önemi yoktur. Bu nedenle seçimlerinin de önemi yok. Bulunduğun an ve çembere uygun deneyim senin için kaçınılmaz olandır.

- Aslında korku hep ve muktedir olan. Korkmamak için en yakın güç ve onun kurallarına yaslanıyoruz kısacası.

- Güç ve onun kuralları, egemen olan yani..

- Egemen olmayı belirleyen ne peki?

- Zamana göre değişkenlik gösteriyor. Egemenlik, çoğu zaman üretim ve son yüzyılda da dağıtımda söz sahibi olanın elinde.. Bir de yeniçağda egemen olan öyle elle tarif edilebilir bir yerde değil, dağınık enerjilerin oluşturduğu muazzam bir egemenlik örtüsü.

- Hukuk bu egemenliğin çarkları mı yani?

- Tam tamına, egemenlik sorgulanmaya başlandığında hukukun hatırlatılması o yüzden. Hukuk ne zaman önem kazanmışsa, egemen olanın baskısı en had safhadadır, yoksa hukuk neden gereksin ki?

- Bilinen ve tanınan bir çarklar bütünü mü yani sistem?

- Devlet, en görünmez çarklarıyla birlikte en önemli egemen güç. Çarklar kimin elindeyse devlet te onun egemenliğine girmiş. Yakın uzak zaman hep öyle olmuş bu.

- Özgürlük, uzakta bir hayal mi yoksa?

- Özgürlük, hissettiğin şeyden ötede bir yerde değildir. Zaten, gücü almak için ona yaklaşmak ve içine girmek zorundasın, içine girdiğin zaman da özgürlüğün güce teslim olmuş demektir.

- Ne yana çekersen çek.. Bir ucu diğerine değiyor.. Başlangıçta ne demek istediğini anladım şimdi.

- Evet, özgürlük savaşına girmek için güce ihtiyacın var. Gücü elde ettiğin zamanda egemen oluyorsun. Seçim ve özgürlük, bütün mesele bu..

- Diğer yanda güçten uzak durup özgürlüğü seçmek pasif ve edilgenlik değil mi?

- Kim bilir? Özgürlük teraziye konup ölçülebilir bir şey değil ki. Egemenler aynı zamanda özgürlüğü tanımlayanlar da. Şu anda onların özgürlük tanımları içinde oluşunu yaşıyorsun, kendi özgür iraden uykuda. Sen kendin özgürlük için ne düşündüğünü hissettin mi? Egemen olan sensin, içindeki diğer sen, kendinle ilişkinde. kendine hakim olmadan egemen olmak mı? Yoksa özgür olmak mı?

- Bilmem. Özgürlük, hukuk.. Kafam karıştı şimdi.

20/3/2008

Araplaşmaya karşı Çanakkale savaşını savunmak, laikliği savunmak

“Bisiklet şeytan icadı” dedi Ufuk sonra ellerini ovuşturdu. “Bisiklet mi?” diyebilen Hayri şaşkınlıkla bakarken küçük dilini yutuyordu az kalsın. O yıllarda inancın saf dili bisikleti bile şeytan icadı görür ve uzak dururdu.

 

 

O günlerden bugünlere aradan yıllar geçmiş ve köprünün altında çok sular akmıştı. O günlerin modern yaşam araçlarına“şeytan icadı” dışında tanım bulamayan “Araplaşmış” inanç tüccarları bugün modern yaşam araçlarının neredeyse tamamını siyasi ve iktidar mücadelelerinin doğal argümanları olarak kullanıyorlar.

Suret denilen resim yasağından sıralı resim olan videoyu propaganda aracı olarak kullanmaya başlayana kadar geçen süreçte, otomobiller, her tür iletişim aracı ve hatta demokrasi adı bile bu siyasi mücadelenin aracı haline gelmiş durumda.

Ekonomik argümanlar, siyasi söylemler derken şimdi sıra toplumu oluşturan ve ulus olmamıza geçiş sağlayan değerlerimiz de inanç tüccarlarının geçer akçelerine dönüştürülmeye çalışılıyor. Yıllardır ulusal savaşımızın en önemli örneklerinden Çanakkale Savaşını bugün bir din savaşı ve “uhud”, “bedir” savaşına benzetme yarışı içindeler.

Bir kere Çanakkale Savaşı bir din savaşı değildir. Tarafları belirleyen faktörlerde inanç ve din ön sırada değildir. Bu nedenle Çanakkale’de savaşmış Türkler orada inançlarından dolayı bir diziliş içinde değildiler, Seyit Onbaşı ve simge diğer kahramanların gerçekte hangi inançtan oldukları konusunda da bir fikrimiz olmadığı ve olması gerekmediği de açıktır. (Bu birinci derecede önemli bir şey değildi Savaşta daha çok coğrafi ve etnik yanın ağır bastığı bilinmektedir.)

Ellerine geçirdikleri avantajlarla toplumumuzun önemli bir kesimine ekonomik abluka uygulayarak toplumumuzu ayrımcılığa sürükleyenler, genç Türkiye Cumhuriyetinin kazanımları olan modern kurumları kullanarak bugün toplumsal değerlerimizin üzerini “Arap” şalı ile örtmeye çalışıyorlar. Bu coğrafyada yaşayan insanlar, inançları benzese dahi hiçbir zaman Arap geleneklerine e kültürüne uygun yaşamadılar, inançlarını yaşama biçimlerini onlardan saymadılar. Bu nedenlerle savaşları bile kendi özgün kültürlerine ve geleneklerine bağlı oldu. Birçok nedenden dolayı Anadolu’da yaşayan inanç biçimine Anadolu Müslümanlığı demek daha doğru bir tanımdır.

Türk tarihini Araplaştırma yaklaşımı olarak adlandırılabilecek karşı devrimle başlayan bu olgu, dinin siyasi araç olarak kullanılmaya başlamasıyla hız kazandı. Antep direnişini, karayılanı ve Kurtuluş Savaşının tüm olaylarını ve kahramanlarının “Türk” olma özelliklerini bir yana atıp “inanç” örtüsü ile üzerlerini örttüler. Belediyelerin Çanakkale’ye düzenledikleri anma gezilerinde savaşın ana kahramanlarından Atatürk’ün fotoğrafları dışında her tür görüntüye yer verdiler yaptıkları poster ve afişlerde.

Kurtuluş savaşı kahramanlarına ve tarihimize yönelik yürütülen Araplaştırma sonu gelmeyecek görünen başka yok etme çabalarının da nerelere kadar uzanacağı hakkında fikir vermektedir.

Günümüzde ana çabamız Anadolu’da, Türklüğü, cumhuriyeti ve kazanımlarımızı ve toplumsal geleneklerimizi (Araplaşmaya göre daha üst çember olmasından dolayı da) yaşatmak ve geliştirmektir.