Google

« Önceki |

14/3/2008

Acılar toz zerrecikleri halinde oraya buraya uçuşmuş ve bir süre

Günlerdir gözüne uyku girmeyen Handan dişleriyle ısırmaktan mor olmuş dudaklarına değdirilen ıslak pamukla hafifçe gözlerini açtı. “Tanrım, böyle bir acıyı düşmanıma vermez inşallah” diye geçirdi içinden. Tevekkülü yaşam biçimi haline getirmiş geleneklerini bile söküp atmıştı yüreğini dağlayan acı. Acının en yüksek dönüştürücü olduğunu bilenlerdendi, isyan ise ona uzak duyguların başında geliyor ve içini kemiren boşluk durmadan büyüyordu.

 

 

“Abla, kendine gelmelisin” diyen kardeşi Gülşen’in sesi çok uzaklardan gelen hafif bir hışırtı gibi geldi ona. “Günlerdir böyle, endişeleniyoruz” dedi Gülşen misafirleri olan komşu kadın Hatice anaya. “Dur, bi okuyup üfleyivereyim” diyen Hatice ananın beyaz tülbenti içindeki kırış kırış olmuş yüzünün ayrıntılarını görecek durumda değildi Handan.

 

Her nefesi bir başka ferahlık gibi geldi, nefeslendikçe çevresini saran ağır çemberler bir bir dağılıyor ve ırmaklarıyla, hafif rüzgarlarıyla uzayıp giden kırlardan gelen serin yele dönüştürüyordu nefesini Hatice ananın. Biraz daha kendine geldiğinde Gülşen’e “ne iyi oldu da geldi Hatice ana” dedi fısıltıdan biraz yüksek bir sesle Handan.”Hatice ana mı?” dedi bir an Gülşen ama ne zaman gelmişti ki o, Gülşen her zaman oradaydı. “NE baktın öyle be Gülşen? Görmedin mi Hatice anayı?” şaşkın ve ne demesi gerektiğini bilmeyen Gülşen “Yok, görmedim diyebildi”.

Handan, yüreğindeki yangının biraz ferahlamasının getirdiği rahatlıkla “Olsun, gelip gelmemesinin ne önemi var?” fikri bile iyi geldi diye geçirdi içinden, Gülşen’in tebessüm ve birazda keyiflenen yüzünü görmeye başladığında.

 

“Korkuttun beni be abla” dedi Gülşen, günlerce geçirdiği yorgun ve telaşlı günleri unuturcasına. “Sen, döndün ya, gerisi önemli değil Handan abla, çok korktum çok” dedi yavaş ve minnet dolu bir fısıltıyla sonra sarıldılar birbirlerine abla kardeş sanki yıllardır birbirlerini görmemiş ve özlemiş insanlar gibi.

 

Kapının vurulma şeklinden Hasan’ın okuldan geldiğini anlamıştı Gülşen gidip kapıyı açtı. Hasan oyundan pembe pembe olmuş yanaklarıyla onlu yaşların sürgünlerini veriyor gibiydi doğaya böyle bir bahar günü. Gülşen’in yüzündeki gülümsemeyi fark etti “Annem, uyandı mı?” diye sordu hafiften “nerden anladın, yaramaz?” diyen Gülşen’ “O benim annem, nasıl anlamam,” deyip bir koşu sarıldı annesinin boynuna.

 

Öpüp kokladı handan oğlu Hasan’ı. Özlemin en derinlerden gelen çağrısına uyarak ve kucakladı oğlunu. Bir başka ve farklıydı Hasan, beş çocuğunun içinde ne zaman sıkışsa gözleriyle onu arar bulur ve onun sukunet dolu derin bakışlarında rahatlardı Handan. Hasan bir başka dünyadan gelmiş gibi her şeyin hemen içinde ve dışında bitiverirdi, imbiklerden süzülen en özlü sular gibi saf berrak, korkusuz ve tepkisizdi Hasan’ın yüreği. Yeni zaman filozofu gibi kendi hikayesini yazmaya gelenlerdendi.

 

Orta halli bir evin üçüncü sırada, en büyük ağabey ve abladan sonra gelen çocuğuydu evin. Çevresinde ve okulda çok dikkat çekmeyen ama aynı zamanda dokunulmayan kendince bir hayat sürer, kendi derinliklerinin sessizliği olurdu her zaman. Onun girdiği odalarda büyükler bile ikirciklenir, nedeni bilinmez kıpırdanmalarla çeki düzen verirlerdi kendilerine ve farkında olmazdı bunların. Hasan, sıradan yaşamının kendince fark etmediği farkındalık okyanusunun minik bir zerresiydi… İmparatorluğun yeni varislerinden, özel koşullara ve geleceğe hazır olması için birçok deneyimden geçerken aynı zamanda ailesine ve çevresine deneyim olacaktı.

 

Hasan, bilginin dağınık gen kodlarıyla hızla geçilen geçitlerinde yer alıyordu. Kısa yaşamına onlarca yaşamda olabilecek deneyim sığacağından habersiz dokuz yaşın keyfini bile çıkaramadan çevresinde oluşan düğümlerle şimdiden yüz yüze gelmeye başlamıştı. Çevresinde olan her şey olacak olanların sadece hızını artırmaya neden olacaktı.

 

Hayatın ona kazandırdığı ilk deneyim büyük ağabeyinin İstanbul’dan gelen ölüm haberinin annesi üzerinde gördüğü etkisiydi. Oğul Ferda arkadaşlarının da teşvik etmesiyle köyünden kalkmış İstanbul’a gelmiş geçirdiği birkaç yılda neler yaşadığı bile bilinemeden Sarayburnu’nda cesedinin bulunmasıyla ailesinin en büyük deneyimine dönüşmüştü. Onlar da varken annesinin kendisini bu denli kaybetmiş olmasını tamda anlayamıyor, sorgulayamıyordu.

 

Sessiz bir kabul onun doğasında vardı ve o kendi yükünü başkalarına vermeden yaşamayı bilecek kadar büyük ama odasına çekilip yarattığı dünyada oyunlar oynayacak kadar da küçüktü.

 

Hasan küçük dünyasında tekti, anlayamadığı şeyler birden parçalanır toz sereciklerine dönüşür ve onu güldürürdü. Bunu nasıl yaptığını bilse, annesine bile öğretebilirdi. Annesinin acıyı yaşamasının şeklini bir türlü anlayamıyor, kavrayamıyordu. Onu bitkin halde yatakta görmeye alışmalı mıydı yoksa? Düşünceleri bir çırpıda toz bulutuna dönüştü, hayal dünyasındaki atına atladığında, rüzgar gibi koşan atın ardında sadece toz bulutu kalmıştı.

 

Acılar toz zerrecikleri halinde oraya buraya uçuşmuş ve bir süre sonra acıdan eser kalmamıştı.

7/11/2007

Kişisel duruş kavramı için iki kişilik bir diyalog, Teşvikiye Ta

Kapıdan çıktığında, Serap soğuk havaya karşı kabanının yakalarını kaldırmış, uzun siyah saçlarının çevrelediği yüzünde beliren gülümseme ile ona doğru bakıyordu. Bu akşam Serap günlerdir süren, bir punduna getirip Erkan'la yalnız kalma isteğinde bir adım daha ileri gitmiş ve Erkan’ı çıkışına kadar kapıda beklemişti. Cesur, kararlı ama bir o kadar da gururluydu Serap. Hiçbir erkek ona karşı kayıtsız kalamazdı. En azından, Serap bundan emindi. Gerçi bu kez çabayı gösteren daha çok kendisiydi, bu onu biraz kızdırsa da oyunun devamını merakla bekleyen çocukların meraklı bakışına benzeyen gözlerle bakıyordu ona.

 

 

Normal koşullarda hiç ama, hiç hayır denilemeyecek, deyim yerindeyse “dört dörtlük bir parçaydı” Serap Erkan'a göre. Kendince birikmiş birçok nedenle Erkan, Serap’ın gözlerinin ona değdiği ilk günden beri tehlikenin farkına varmış, bir anlamda her karşılaşmada deyim yerindeyse kaçamaklarla durumu idare etmişti. Bu akşam bu idare en zaaflı noktadan yakalanmış ve deyim yerindeyse sıkı bir baskın yemişti.

 

“Ne yöne gidiyorsunuz?” Erkan “ben mi?” dedi başka biri varmış gibi sanki.

“Şey, eve gideceğim”

“Ben de Taksim’e kadar yürüyeceğim,”

“Bu soğukta mı?”

“Soğuk ama ayaz değil, ben bu havalarda yürümeyi çok severim”

Oğlum, kendine dikkat etmeye söz veriyorsan yürü Taksim’e kadar diye geçirdi içinden Erkan.

“Eee, karar verin ama, geliyor musunuz?”

“Peki, neden olmasın. Soğuktan korktu mu dedirteceğim kendime”

Dediğinde Serap derin bir iç geçirdi, bunun karanlıkta belli olmadığını umarak. Bu arada zaten Abdi İpekçi caddesinin sonu gelmiş, Valikonağı caddesine çıkmışlardı. Serap eğlenceli, esprili bir kızdı. Topluluklarda cesareti yüksek, iletişimin içinde olan ve bunun getireceği yeni ilişkiler ve arkadaşlıkları da yönetebilecek becerisi vardı.

Grupta bulunan Sinan’ın dikkati neredeyse tam zamanlı mesaide oluyordu onun için. Esprileri, yardımları ve bazen aşırıya kaça özeni ile Sinan, Serap üzerinden kadınlarla olan iletişiminin acemi yanlarını sergiliyordu. Bu salvoları geçiştirmek Serap için hiç te zor olmuyordu. Gurupta bulunan herkesin farkında olduğu bu gerçek her kadında olduğu gibi Serap’ta da yaprak bile kımıldatacak bir heyecana yol açmıyordu.

Onun büyük avı Erkan olacaktı, ilk günkü yerleşim düzeninde, masaların seçiminde Serap’ın akşam telefonda en yakın arkadaşına anlatacağı bazı küçük oyunlar oynamıştı.

“Sinan seninle çok ilgili farkında mısın?” dedi Erkan, hafif tebessümle.

“Bırakın ya, ben çok gördüm o tip ilgileri”

“Hoş çocuk ama, yakışıklı da yani. Kendinden emin, zarif üstelik te iyi bir eğitim almış, Mühendis miydi? Sinan”

“Bana bakın, derdiniz ne sizin? Satışa mı geldim yoksa?” dedikten sonra gülümsedi Serap.

“Yok canım, öylesine günlük küçük eğlenceler işte, hani herkes onun sana nasıl yaklaştığının farkında da”

“Olabilir, aklı sıra iz bırakıyor üzerimde ama havasını alır, ben hoşlanmam o tiplerden”

“Orası bana düşmez, kimbilir?”

“Akşam akşam, delirtmeyin beni ya, yok mu başka ayaküstü konuşulacak konu?”

Konuşmadaki gösterdiği otorite, yeterince açık ve belirgindi. Erkan, konunun üzerine daha fazla gitmedi, hassasiyetlerin ne olduğu gayet açıktı zaten.

“Bu saatte eve gidip te ne yapacaksınız ki? Gelin size bir kahve ısmarlayayım” dedi Serap, duru, açık ve boşluk bırakmayan bir sesle.

“Zaten, yolunuzu da yeterince değiştirdiniz. Yoksa sizin Akaretler'den Beşiktaş’a indiğinizi biliyorum”

 

Az önce Sinan konusunda yediği golün karşılığını hemen vermişti, maç bir bire gelmişti.

Erkan'ın “Senin bilmediğin, benim bazı akşamlar yürüyüş yaparak bu yönden giderim” demesine her ikisi de sadece gülmüştü.

 

Taksim'e geldiklerinde Serap, meydandaki cafeler’den birini önerdi, Erkan bu konudaki seçimlere müdahil olmayan tavrıyla ona uydu. Topluluk dışında Serap’ı bir kez daha uzun uzadıya izledi Erkan. Gerçekten çok güzel kadındı, her iki yana dökülen ara ara elleriyle kulaklarının arkasına attığı koyu siyah saçları, koyu siyah gözlerini çevreleyen kaşları ve yüzü özel bir bakım gerektirmeden çok duru ve güzeldi. Her erkeğin içini hoplatacak güzellikte vücudu belki biraz boy eksiği olmasa onu manken, fotomodel sanabilirdiniz.

 

Özellikle Türk kadınlarında az görünen diri göğüsleri, giydiği cesur ama ayarında dekolte ile her erkeğin başını döndürecek güzellikteydi. Bu göğüsler Erkan’da, küçüklüğünden beri siyah beyaz filmlerden hatırladığı bir Sophia Loren göğüsleri saplantısına denk düşüyordu. Onun en ağır zaafı Serap’ta göğüs olarak karşısına çıkmıştı. Serap yirmi beşli yaşların verdiği olgun, yaşamış güzelliğine sıkı takip ve avcılığını eklemişti. O, sıkıldığı coğrafyalardan uzaklara düşmüş dişi panterlere benzer sıkı bir beden taşıyordu.

 

Burada olmaktan şikayetçi olmadığını düşündüğü anlarda Serap, orada olmanın yeni oluş aşamaları konusunda çok şeytani fikirleri olduğu hissini veriyordu. Erkan bu duyguyu çok iyi tanıyordu. Devamına izin verirse çok tutkulu ama bir o kadar da tehlikeli bir dönemin başlangıcı olma ihtimali çok yüksekti.

 

Her ikisi de kahvelerini yudumlarken, saldırı direk ve cepheden geldi.

“Sen, neden bu kadar kendinden eminsin?” Diye bunu başlatan Serap’tı.

“Ben mi? Öyle mi görünüyorum. Aslında çok ta utangaç yaratılışlıyımdır, bak yüzüm kızardı gene”

“Öyle mi?” Hınzırca gülümsedi Serap.

“Öylesine bodosloma sordun ki, ne diyeceğimi şaşırdım.”

Şimdi daha zor bir aşamaya geçileceği belliydi. Her ikisi de aslında yıllardır birbirlerinin tanıyormuşçasına aynı alanın, tecrübenin ve atmosferin duygularını taşıyorlardı.

“Düşündüğün şeyleri yapmam, seninle bir şeyler yaşamam imkansız”

 

Saldırı Erkan’dan acımasızca gelmiş ve Serap’ın bütün savunma hatlarını dağıtmıştı, bu durum genelde düşmanla uzun sürecek bir savaş ihtimali olan eşit güçlerin olduğu anlarda moral bozucu ağır bir baskın gibiydi. İlk vuran kazanır derler ya, bu yumruk balyozdan bile ağırdı ve Erkan ondan çok ama çok korktuğunu göstermişti.

 

“Git işine ya, bir kahve içelim dedik, konuyu getirdiğin yere bak” Serap zaman kazanmak için iyi bir manevra yapmıştı, bu aldığı darbenin onda yarattığı hasarı kapatmazdı ama moralini de bozmamalıydı.

“Konu oradan hiç gitmedi ki tekrar getireyim geldiğin ilk gün bir bugün iki sanki”

“Ya, hasta ettin beni şimdi. Belden aşağı vurmak denir senin yaptığına”

“Sen ne anlarsan anla, burada seninle olmak güzel, ama bana göre değil, baksana bir etrafa, bütün erkekler piyangodan büyük ikramiye çıkmış biriymişim gibi bakıyorlar bana, maazallah elimden bir kaza da çıkabilir yani”

“Bırak isteyen, istediği gibi baksın, onca yıldır yanımda mıydın? Sokaklara benimle mi çıktın? Bir gün Teşvikiye Taksim arası yürüdük diye çözdün mü benim dünyamı sanırsın?”

 

Erkan bir an bozuldu. Şık olmayan bir sahiplenme yapmış cevabını almıştı, bu mesajı alan Serap’ta golünü atmakta gecikmemişti. Doğru söylüyordu bismillah daha neydi bu sahiplenme? Erkan yanında güzel kadınlar varken bu huzursuzluğu hep yaşardı. Rahatsızlığının nedenini kıskançlıkla tam açıklayamıyordu. Elindeki değerli şeyleri değersiz poşetlere saklayarak taşıyan bir adam olduğu için bu durumlara alışamıyordu bir türlü.

Tekerrürler biraz kaprislerle birleşince güvensizlik ve ilişkinin sonunu getirmişti çoğu zaman. Erkan bu durumdan sıkılır ve değiştirmek isterdi ama her seferinde aynı duygular ona aynı biçimlerde gelirdi.

 

“Seni kırdım sanırım”

“Hayır neden kırılayım ki?”

“Dediğim şey şu, daha açık olmak gerekirse” kahvesinden bir yudum daha aldı ve bir kez daha süzdü Serap’ın güzelliğini ve devam etti.

“Ben konunun akışının beni götüreceği yeri görüyorum ve gitmek istemiyorum. Bunun seninle bir ilgisi yok. Seni görmek, tanımak aynı ortamları paylaşmak çok güzel, bundan çok iyi tanıdığım bir keyif alıyorum.”

“Eee, ne demek şimdi bu?” Dedi Serap biraz bozulmuş bir halde.

“Bu şu demek, benden uzak dur. Sana hayır demek benim için çok zor. Gerçekten çok zor, bunu yapabileceğimi biliyorum ama bu süreç seni gerer bir arada bulunmamızı zorlaştırır, ne demek istediğimi anlıyorsun umarım.”

“Senden dünyayı istemiş gibi konuşma benimle” Serap yine zaman kazanmak ister gibi konuyu yaymaya çalıştı.

“Ben evliyim bunu biliyorsun, karımı da seviyorum, hani dersen ki madem öyle niye buradasın, çünkü burada bulunmaktan hoşlanıyorum da buradayım, ama bu kadar.”

“Zorla bir yere mi götüreceğimi mi sandın seni? İstediğin an dön karına ne derim ki?”

Serap, o zamana kadar gördüğü bütün filmlere geri döndüğünü hissetti bir an. Birçok erkek ilişkilerinin başında değil sonunda söylerlerdi karılarını sevdiğini bu salaksa daha bismillah ilk kahve içiminde. Bu şans mı şanssızlık mı? Bilemedi gülümsedi.


“Gençliğimde çok gözlemci olduğumu bugün daha iyi anlıyorum. Güzel olanı ve benim için güzel şeyler hisseden kızları, bende hep hissettim, onlara yakın oldum, karşılık buldum. Tanrıya bu konuda duacıyım, bu güzel yeteneği bana verdiği için. Bu nedenle de senin ilk günden bu güne kadar bana akan duygularını da olduğu gibi gördüm. En yakın kız arkadaşına benimle işi ne zaman bitireceğin konusunda şakalaştığına bile inanıyorum, hayaller kurduğunu gözlerinin önünden geçen bulutlarda görüyorum. Ben bu güzelliklere ihanet edememeyi öğreneli çok oldu be güzelim. Seni kandıramam, karımı sevmiyorum, hatta ayrılmak üzereyim diyemem. Bunları söylemeyip sonuçta ne yapacağımı da bilmiyorum. Birçok erkek bu konuşmayı duysa bana deli, salak muamelesi yapar bunu da biliyorum.”

 

Erkan o anda Serap’ın bütün savunma duvarlarının yıkılmış halini gördü, o denli yalnız, o denli güzel ve o denli şaşkındı ki, elini uzattı Serap’ın yanağına doğru yuvarlanan yaşı sol başparmağının ucuyla sildi. O an zaman durdu.

İki güzel insan o anda bir ve bütün oldu, bütün geçmişleri silindi, gelecek ise hiç olmadı.

22/9/2007

Devamı olan öyküler, Afet öğretmen...

Bin dokuz yüz seksen dört yılı mart ayı yerel seçimler nedeniyle önem taşıyordu, yeni hükümet aralıklarla sıkıyönetimi kaldırıyor ve bazı şehirlerde olağanüstü hal uygulamasına gidiliyordu. Şubat ayında bir güzel kızımız Avrupa güzeli olarak taç giymişti. Sosyal yaşamımız açısından tartışmalarının nereye gideceği belirsiz bir karar günlük yaşam içinde çalkantılara neden olmuştu. Bir duvar yıkılmış ve dışarıdan muz ithali serbest bırakılmıştı.

 

Yaşamın akışındaki hız onun düşüncelerine paralel ama yeterli gelmiyordu. Erkan birkaç gündür sürekli olarak uyuyarak geçirdiği inzibat merkezindeki nezarethanede ilk kez uzun süreli olarak gözlerini açmaya ve çevreye daha ilgili bakmaya başlamıştı. Çok sürmez, onu almaya gelen ekip burada olurdu. Merak etmiyordu ama yine de sürenin nasıl geçeceği konusunda düşünmeden de edemiyordu.

 

Her şeyin buralara gelme nedenini son birkaç yıl içinde daha iyi değerlendirme şansı olmuştu. Henüz on altı yaşında kendini çocuk heyecanları ile içine alan ve başlayan serüveni henüz noktalanmamıştı. Erkan, semtinde arkadaşları arasında hemen göze batan zeki, kararları ardında duran ve herkesten faklı duruşu ile dikkat çeken bir gençti. Haylazlık yapma, oyun oynama veya kavga zamanlarında bile kendince adalet anlayışını çevresine gösterebilmesi ile diğerlerinden hemen ayrılıyordu.

 

Sigara içmemesini alay konusu yapan arkadaşları ona “erkek adam sigara içer oğlum” deyip dumanı yüzüne üflediklerinde o, sadece tebessüm ederdi. Ortaokula devam ettiği yıllarda beğendiği kıza tutku derecesinde bağlıydı. Onun atmosferinde bulunmak, bir çok yaratıcı oyunla ona çok keyif veriyordu. Bu ilginin gösteriliş biçimini sadece sezgileri ile keşfediyordu. Çevresindeki örnekler onun ilgisini çekmiyordu. Kızlarla erkekler arasında olan ilişki ve iletişim dışarıdan kendini belli etmeyen ama için için patlamaya hazır fırtına hazırlıkları gibi geliyordu ona.


Zekiye’nin yakın mahalledeki evi onların oyun alanlarının çok yakınlarında ve biraz daha düzenli maaş ile devlet veya kamu kuruluşlarında çalışan ailelerin oturduğu nispeten daha zengin görünümlü evlerdi. Zekiye’nin evinin önünden sebepler yaratarak geçer, genellikle yaz günlerinde bahçelerindeki tahta sedirde ailesiyle birlikte oturan Zekiye’yi defalarca izlerdi. Zekiye kendi mahallesinde oyun oynadıkları kızlardan çok farklı bir kızdı. Neden farklıydı, çok fikri de yoktu. Arkadaşları arasında bir paylaşım ve konu geçtiği zaman Zekiye ona düşmüştü veya o, onu istemişti. Gönlünün ona kaymasında yaşam tarzı olarak farklı bir alanda olmalarının etkisi var mıydı? Bilemiyordu.

 

Giysi ve görünüm konusunda ailesinin seçimleri dışında bir şey belirleme şansı yoktu. Her şey ihtiyaçlara göre ve kıt kanaat yetirilebildiği söyleniyordu. Erkan makul ve anlayışlı haliyle bu kararları ve yaşananları sorgulamayı aklına bile getirmezdi. Ona alınan giysi verilen harçlık ölçüsünde bir yaşam sürüyordu. Giysilerde büyük olan ağabeylerden kalan ceketler yıpranmamış bile olsa onun yeni giysileri oluyordu. Bayramlara terzi Süleyman’a gidilerek halis skoç kumaştan pantolonların ölçüsü alınarak bir prova ile dar paça pantolonlar dikilirdi. Terzi Süleyman çok iyi bir adamdı ama hep onu dinleyecekmiş gibi ölçüler alır sonra babasının izin verdiği kadar paça ölçüsünde pantolonları yapılırdı.

 

Paçaların büyüdüğü pantolonlar ne kadar moda ise, omuzlara kadar dökülen saçlar da okadar moda idi. Yaşı ve okulu gereği Erkan bu iki modanın da zorunlu olarak dışında kalıyordu. Saçlar üç numara tıraşlı ve ayak bileklerine yapışmaya yakın pantolonları ile ayrı ve uzak bir görünüm içinde hissediyordu kendisini.


Olanları sorgulamadan geçen günler çocukluktan ergenliğe giden yaşamı, düşünceleri ile mantığı arasında gidip gelen çelişkileri içinde Erkan Zekiye’ye olan tutkuları ile gerçekten çok uzak ve hayal bir dünyanın kurgularını hazırlıyordu.

 

Evinden yaklaşık beş kilometre uzaktaki okuluna gidiş gelişte kullandıkları belediye otobüsleri okul dışında arkadaşları ile birlikte vakit geçirme konusunda uzun zamanlar yaratırdı. Okulu gereksiz zaman kaybı gören arkadaşları arasında Erkan, derslerindeki sessiz özeni ve anlama hızı ile öğretmenlerinin dikkatini çekerdi. Bütün öğretmenleri onu severdi ama o elişi öğretmeni Afet öğretmeni bir başka severdi, uzun ve daima bakımlı siyah saçları, iç gıcıklayıcı güzellikte yüzüne oturan minik burnu, heykeltraşların bile yontmakta zorlanacağı düzlükte bacakları ile Dönemin modası mini etekle Afet öğretmen bacaklarını çoğu zaman daha da çekici kılacak etek açılımları ile sınıfta salınırdı veya Erkan ve arkadaşları bunun böyle olduğunu hayal ederlerdi. Sınıftaki yazı tahtasının önündeki bir karışı geçen yüksek basamağa her adım atışında erkeklerin feveranı belki ses olarak değil ama içlerinde ki fırtına belki kilometrelerce uzaktan hissedilebilirdi. Onu, oraya yerleştirenlerin bu kadar hayır dua aldıkları sıradan bir set daha olamazdı.

 

Afet öğretmenin dersleri, bitmek bilmeyen bir hayal alemi gibiydi sanki. Zekiye’yi en çok onun derslerinde unuturdu. İkisine de ayrı zaman, merak ve hislerini ayırmıştı. Afet öğretmen, sadece kendisinin değil sınıfın diğer çocuklarının da dikkat alanına giren beklide başka yaşamlardan gelmiş, asla onlara ait olmayacak bir değer gibi görünürdü gözlerinde. Mahallelerine gelmiş pahalı ve son model arabalara benzer bir karşılıklıkları vardı onların. Afet öğretmen de çocuklarda geçiciydi. Oysa yaşadıkları anlarda her şey o kadar gerçek, yakın görünürdü ki, Afet öğretmen otuz kişilik sınıfın yirmi dört erkek öğrencisinin gözlerinden çıkan enerjilerin üzerinde uçarmışçasına salınır gibi yürüdüğünü sanırdı herkes.

Özellikle en arka sırada oturan ve yaşça herkesten büyük olan, saçı sakalı çıkmış Tuncer, Afet öğretmene ekstra bir ambargo koyduğunu düşünürdü ama kim dinlerdi ki onu. Afet öğretmen herkes için ergenlik gıcıklayıcı bir koku gibiydi sanki. Tuncer, Avucuna sığacak kadar cep aynasını çoğu zaman ayakkabısının üstüne yerleştirir, Afet öğretmenin geçiş anlarında mini eteğin sınırlarının daha ilerisinde ne olduğunu kendine ve arkadaşlarına göstermek için her tür hünerini gösterirdi. Başarılı olduğu anlar başta Erkan olmak üzere sınıftaki bütün erkek yüzler boydan boya pembeleşir, ama en çok Tuncer başarısından dolayı gururlanırdı. Tuncer, başarısının ve cesaretinin ona verdiği güvenle bütün bunların üzerine sıranın altında ergenliğin ve büyümenin ona verdiği avantajı kullanarak Erkan’ın henüz biyolojik olarak ulaşmadığı ama hislerine kadar gelen genç erkeklik eylemini gerçekleştirirdi.

 

Erkan’ın bütün bunları mesafeli ama dışında kalmadan izler, Afet öğretmene karşı yapıldığı için sinirlense de kendini çoğu zaman gördüğü şeylerin güzelliğine ve heyecanına bırakırdı.

 

Erken, henüz aşkı ve bir kızla birlikte olmanın gerekleri olan davranışları nadiren izlediği filmler dışında görmemişti. Cinsellikle ve ergenliğiyle ilgili bedeninde hissettiği şeyler, arkadaşlarından duyduğu ve zamanı gelince gece rüyalarında bedeninin sarsılarak yaşayacağı büyük patlama olacak geceyi beklerdi. Bunun olduğu gece mutlaka banyo yapması gerektiğini de söyleyen arkadaşları, erkekler için doğal olan bu gelişimin kuranda bile olduğunu anlatarak onu biraz rahatlatırdı. Yoksa Tuncer’in sıranın altında ne yaparak kendince heyecanlar yaşadığını anlaması mümkün değildi.

 

Yaşamının açmazlarını, gözlemlerini ve kıyaslamalarını o atmosferlerde yaşamıştı. Hangi anda atak yapılır, bir kıza farklı olarak nasıl yaklaşılır bunlardan haberi yoktu. Diğer arkadaşlarının kızlara yaklaşım biçimi ise onu çeken türden değildi. O, hislerini ve duygularını çok paylaşmaz yalnız bir genç kurt gibi ortalarda dolaşırdı. Eksiğin ne olduğunu ve eylemi bir türlü keşfedemiyordu.

 

Erkan’ın yatağın üzerinde yüzüne yansıyan tebessümün genişliği nöbetçinin de dikkatini çekmiş olacak ki “Ne daldın gittin hemşerim? Yüzünü gösterdin ya artık, merak etmeyeceğiz yani” dedi gülümseyerek. “haklısın, dalmışım eskilerden bir şeyler geldi aklıma da” dedi Erkan. “Bilmez miyim? Eskiler çarpar insanı, hele uzaktaysalar.” Dedi nöbetçi. Erkan konuya devam etmek istese de, arkadaki hareketlilik artınca “Bunlar seninkiler galiba!” dedi biraz canı sıkılmış halde nöbetçi.

“Olabilir, sıkılmıştım artık bir an önce nereye gideceksek gidelim.” Diyen Erkan’a “Güçlü ol hemşerim, sen dik tut başını yeter, her şey geçer.” Dedi. Erkan kendisine yönelmiş bu destek ve iyi niyetten etkilendiğini belli ederek “Sana da iyi teskereler hemşerim! Umarım bir an önce sevdiklerine kavuşursun” dedi

 

Gelenler, aceleleri olduğunu belli edecek hız ve sertlikte yapılması gereken işlemleri hızla bitirip, ellerinde imzalanmış kağıtlarla kapıya yöneldiklerinde nöbetçi subay “Aç oğlum, nezarethanenin kapısını da, eşyalarını teslim edelim arkadaşın” dedi. Açılan kapı, zarfa konulmuş, iade edilen cüzdan ve kişisel eşyalar yeni ve uzun yolculuğun ilk anlarını oluşturan, baharın yeni yeni gelmek üzere olduğu Isparta’da filmin karelerini oluşturuyordu.

 

www.kamca.org
www.kamca.net

9/9/2007

Devamı olan öyküler.. Adaletin gerçekleşmesi onların her zaman i

Bronz sokaktan geçip Hüsrev Gerede caddesinden hemen sağa kıvrılarak Teşvikiye Cafe’nin yanından Ziyade’ye yönelmişti Suzan. İçindeki kaygıdan meraka kadar karık duygular taşıyordu. Suzan’ın babası ünlü Galatasaraylı işadamı Halis Süha beydi. Şakağına dayadığı silahla canına kıydığı güne kadar bu bölgenin en seçkin insanlarından biri olarak tanınırdı. Yaşam o günden sonra hiçbir zaman eskisi gibi olmamıştı. Sebebi hala bilinemeyen bir sır olarak kalmıştı Halis Süha beyin ölümü. Kafasını bu düşüncelerden temizlemek ister gibi başını iki yana salladı.

 

Sokaktan döner dönmez Ziyade’nin girişi görünürdü. Bildik adımlar girişten sonra merdivenlere yöneldi. Çalışanlara günaydın, kolay gelsin diyerek yukarı çıkmaya başladı. Her zamanki rahat ve şık kıyafetleri güzelliğiyle bütünleyen doygun bir insan görünümü verirdi Suzan, profesyonel olarak oynadığı voleybolun ona kazandırdığı sağlıklı görünümü ve gösterişli uzun yapısıyla birleştirmişti. Yaşamın tersliklerinden kaynaklanan iki önemli insanın ölümü onu yıkmamış, hayatın bu sırlarını ve ona oynadığı oyunları çözmeye çalışan oyuncuya dönüştürmüştü.

 

Neslihan her zamanki güler yüzüyle onu görünce hemen ayaklanmıştı. Raif’in odasına kadar onunla gelmiş ve hemen geri dönerek odasına dönmüştü. Kapıdan girişte Raif bu önemli misafirini ayakta karşılamıştı. Uzun boylu ve görkemli bu iki insanın kucaklaşmasında Suzan’ın başı her zaman Raif’in omuzlarından birine yaslanır ve bir süre kalırdı. Kucaklaşma bugün biraz daha uzun sürmüştü. Suzan çantasını bıraktığı koltuğa geçerken Raif’te yerine geçmeyip onun hemen karşısına oturdu.

 

Konuşmaya başlamak için bir sürenin daha geçmesini bekleyen Raif. “Rahatına bak lütfen” diyerek Suzan’ı biraz rahatlatmak istemişti. Tam bu sırada Neslihan kafasını kapıdan uzatarak “Suzan hanım, sizin için hazırladığım çok sevdiğiniz cevizli, elmalı krepin yanında içecek ne vermemi istersiniz?” Diye sordu. Suzan “Şımartıyorsun beni Neslihan” diyerek gülümsedi ve devam etti. “Kahve alayım lütfen ama beni şişmanlatacağını söylüyorum hep, karışmam sonra” dedikten sonra sevgiyle baktı Neslihan’a.

 

İki hanımın arasına girmek istemem ama bende şikayetçiyim, bu şekilde devam edersem bende formumu kaybetmeye başlayacağım. “Ne yiyorsunuz ki siz? Neredeyse yemek yemeden yaşayacaksınız.” Dedi gülerek Neslihan, Raif’e. Neslihan odadan çıkınca “Su nasıl? Yaramazlık yapıyor mu?” diye sordu Raif. “her zamanki sevimlilikler” dedi Suzan. “Onunkiler yaramazlık değil.” Suzan bunu öylesine içten söylemişti ki kendisi bile şaşırdı. Çocuğunu büyütürken hiçbir dönem şikayete benzer cümleler kullanmamıştı Suzan.

 

-          Biliyorum ne şeker olduğunu, büyümüştür de o şimdi bir ara haberleşelim de ine bir hafta sonu bir araya gelelim.

-          Tabi, en kısa zamanda tekrar bir araya gelelim. Sizden ne haber? Nasıl … ve ufaklık?

-          Her zamanki gibi.

 

Neslihan, crepi ve kahveyi sehpaya bıraktığında Raif içinde büyük bir bardak su getirmişti. Sıvı tüketmeyi seven Raif yakınlarında sürekli olarak büyük bardak dolusu su bulundurur ve sık sık içerdi. “Başka bir isteğiniz olursa içerideyim” diyerek odadan çıkan Neslihan’a teşekkür etti Suzan.

 

Kısa süren sessizlik söz sırasının Suzan’a geldiği gösteriyordu. Raif merakını belli etmeyen sakin ama bekleyen bir ifadeyle bir süre Suzan’ı izledi. Onu her zaman beğenirdi. Bugün de güzel ve kendinden emin bir dost olarak karşısında oturuyordu, kocasının ölümünden sonra Suzan ona özellikle aile varlıkları ve para konularında sıklıkla sorular sormuştu. Raif’te Suzan için güvenilir bir dost ve korunma alanıydı.

 

Suzan kısaca o geceki telefon konuşmasını, Yakup’u daha sonra eve gelişini ve olanları tüm açıklığı ile anlattı. Kimdi bu Yakup? Hamit’ten dolayı mı tanıyordu Suzan’ı? Kafasını karıştıran sorular karmaşık bir sırayla arka arkaya geldiğinde Raif bardağındaki sudan bir yudum aldı, “Çok ilginç” dedi. “Kısacık süreye neler sığmış. Şimdi telaş etmeden durumu baştan sona en ince ayrıntıları ile tekrar değerlendirmeliyiz.” Diyerek biraz zaman kazandı. Gerçekten de şaşırtıcı ve ilginç bir gelişmeydi.

 

Suzan bu sessizlikten daha da ürkmüş olmalı ki “Neler oluyor? Bir fikrin varsa lütfen söyler misin?” diyerek endişesini açığa çıkardı. Raif bir süre daha sessiz kaldı. Hamit’in bazı toplantılara katıldığını biliyordu ama gelişmenin bu şekle gelmesine bende şaşırmıştı. 

      Söz konusu olan şey, sadece vereceğin kararla ilgili olmamalı, bunun başka boyutlarının da olacağını düşünmeden edemiyorum.

      Bildiğin bir şey varsa bunu benden gizlememelisin Suzan birazda ürkmüş halde

      Tabiî ki ama kendimi ve düşüncelerimi toparlamaya çalışıyorum.

      Bildiğin gizli bazı ilişkileri mi vardı Hamit’in?

      Tam emin değilim, şu “Şehrin Melekleri” grubundan birkaç defa bahsetmek istemişti.

      Yanlış bazı işlerin içine girmemiştir umarım.

      Şimdiden böyle bir şey söylemek için erken. Hamit işini düzenli yapan iyi birisiydi yanlış bir şey yapacağına inanmıyorum.

      Ben de inanmıyorum ama meydana gelen olay, sonra Yakup’un ortaya çıkması bütün bunlar kafamı karıştırıyor.

      Elbette, hemen açıklanabilecek bir konu olarak görünmüyor. Bir yerden başlamamız gerekiyor düşünmeye.

 

Raif, bütün hikayeyi daha ayrıntılı olarak bir kez daha dinledi Suzan’dan, arada geçmişe yönelik sorular da sordu. Konu Hamit’e ve onun üye olduğunu söylediği “Şehrin Melekleri” adlı birliğe gelip dayanıyordu. Nende Hamit’in ölümü ile ilgileniyordu bu birlik? Bunun ne anlamı olabilirdi? Suzan’ı daha fazla telaşlandırmak istememişti.

-          Biliyor musun? Geçmişte de bu tür konular senin hep ilgi alanında olmuştu dedi Suzan.

-          Ne tür konular diyerek tebessüm etti Raif.

-          Derin ilişkiler ve istihbarat. Yaşadığın bazı öyküler ve bu konudaki yeteneklerin kulağıma kadar gelmişti.

-          Haklısın, o dönem gerekli olduğunu düşündüğüm çalışmalar hakkında fikirlerimi söylemiştim ama şimdi işler çok değişti.

-          Şimdiyle bağ kurmak için söylememiştim. Sadece insana, neyin ne zaman gerekeceği hiç belli olmuyor.

-          Bunda haklısın. Gerektiğini düşündüğün şeyleri bile yapsan, bir süre sonra yaptığın şeylerin karmaşıklığı ve derinliği içinde buluyorsun kendini. Bu nedenle düzenli ve belirli amacı ideolojisi olan faaliyetlerden uzak durmayı öğrendim.

-          Bunu, bugün anlayabiliyorum ancak. Öyküleri dinlediğim günlerde senin adına gizemden öteye gitmemişti duyduklarım.

-          Bir şeyler yapacağımı söylersem, bunun gidebileceği derinlikten endişe ediyorum açıkçası. Girdap içine çok kolaylıkla çekebiliyor insanı. Bu saatten sonra karmaşık ve karanlık ilişkiler eskisi gibi de değil artık. Her şey o kadar değişti ki.

-          Senden kendini zarara sokacak şeyler isteyemem. Ne istediğimi de bilmiyorum ki zaten?

-          Anlıyorum en azından Yakup konusunu ve birliği hakkında bir şeyler bulabilir miyiz bakalım?

-          Ben iletişim bilgilerini vereyim sana. Kartviziti çantamda olacak.

-          Bir göz atmak gerekir, neyin nesidir?

-          Bunun için para gerekli olursa çekinmeden benimle konuşabilirsin. Gereken her şeyi sağlayabilirim.

Sudan bir yudum daha aldı Raif. Düşünceli görünüyordu. Uzun zamandı bu şekilde karmaşık bir konuyla karşı karşıya kalmamıştı. Hamit bir şeylere mi bulaşmıştı acaba? Bu düşüncesini Suzan’ın anlamasından korktu biran. Crepten isteksizce parçalar koparan Suzan’a baktı. Ne yapması gerektiği konusunda emin olamıyordu. Çok karanlık işlerin içinde de bulabilirlerdi bir anda kendilerini.

-          Sen Hamit’in katili hakkında ne düşünüyorsun?

-          Ne düşünebilirim ki? Gerçekten serbest kalır veya çok az bir ceza alırsa hukuğa ve adalete olan güvenim sarsılır.

-          Gerçekten katilin o olduğuna inancın var mı? Sezgilerin ne diyor?

-          Zor bir soru. Ben bu konuda uzaman değilim. Bu konuya hiç de böyle bakmam gerektiğini düşünmemiştim. Karşımıza birini çıkardılar, katil bu dendi ve şimdi yargılanıyor.

-          Söylediklerin doğru, olay tesadüfen gerçekleşmiş planlanmamış hissi veriyor. Bu nedenle de az ceza alma ihtimalini gözden çıkarmamak lazım bir de bu insanlar hukuktaki boşlukları çok iyi kullanıyorlar.

-          Bunu anlamaya başlıyorum. Bu işin içinde olan insanların oluşturduğu ayrı bir dünya ve o dünyanın gerçekleri var sanki.

-          Bu dünyanın kapısından baktın mı içeri çekiveriyor seni. Katilin ailesi, yakınları var mı?

-          Mahkemeler sırasında genç bir kadın yanında çocuğuyla gelip gidiyordu, karıdı ve çocukları olduğundan bahsediyorlardı.

-          Bu ilginç. Onlardan başlanabilir işe diye mırıldandı Raif. Yumuşak karın orası olabilir.

-          Yumuşak karından ne kastediyorsun?

-          Şimdi genişçe açıklamaların yeri değil. Kafanı daha fazla karıştırmak istemiyorum. O bana en sade ve rahat halde gerekiyor. Dava dosyasını döndüğünde bana gönderir misin? Bir göz atalım bakalım.

Suzan minnet dolu ama yük olmayan bakışlarla Raif’e baktı. Onu heyecanlı ama temkinli görmüştü. Bu konuda ondan daha yakın kimsesi yoktu. Ona öylesine güveniyordu ki Hamit’in ölümünden sonra bütün para operasyonları ve emlak işlerinde onun yardımlarını almıştı. Para ve işlerin yönetiminde kimseye duymadığı güveni ona duymuş ve bunda yanılmamıştı.

 

Ziyade’den vedalaşıp çıktığında eve kadar olan yol ona dünyanın en uzun labirentleri gibi gelmişti. Raif’e bunları anlatarak zarar görmesine neden olursa kendini affetmezdi. Bunun yanı sıra da ondan başka bu konuyu danışabileceği bir arkadaşı yoktu. Üstelik Raif bu konularda bilgili ve tecrübeliydi.

 

Raif Suzan’ı uğurladıktan sonra cep telefonundan Hakkı’yı aradı. Hakkı, Raif için bu tip konularda araştırma yapan polislikten atılmış birisiydi. Elinin uzanmadığı yer yoktu. Teşkilatta hala çok iyi ilişkileri ve olağanüstü yetenekleri vardı. Raif ve hakkı büyük bir oyunda yakın iki arkadaş ve büyük oyunculardı. İkisi de işin gereklerine sonuna kadar inanmış savaşçı karakterde insanlardı. Adaletin gerçekleşmesiyle ilgili süreçler onların her zaman ilgi alanında olmuştu. Oyunun bu bölümünde eller yeni dağıtılmaya başlanıyordu.

 

8/9/2007

Devamı olan öyküler: Hemşerim ne bu hal?

Sayın dinleyiciler bugün on altı mart bin dokuyüz seksen dört saat on dört şimdi özetleri sunuyoruz. Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilâtı(CIA)'nın Beyrut birim müdürü William Buckley, müslüman kökten dinciler tarafından kaçırıldı… Nöbet değiştiren askerlerin kasatura ve şarjör sesleri arasına radyodan kaç haberleri olduğunu anlamadığı bir zamansızlık içinde seslerle gözlerini açtı Erkan. Gece oraya getirilişinden sonra ilk uyanışıydı. Bir an zaman ve mekanın dışında hissetti kendisini.

 

-         Hemşerim ne bu hal? Geldiğinden beri uyuyorsun.

-         Uyumak mı ne kadar oldu ki?

-         Gece geldiğinden bu yana uyudun.

-         Saat kaç şimdi?

-         Öğleni geçti, iki. Yemekte yemedin doğru düzgün.

-         Önemli değil. Kendime gelirim şimdi.

-         Yemek zamanı değil ama kantinden bir şey istersen bana söyle, çay, tost, bisküi.

-         Eyvallah kardeş söylerim tabi.

 

Bedeni ile kurduğu sıra dışı iletişim devreye girmişti. Karşılaşacağı bilinemeyenlere hazırlık olarak beden fonksiyonlarını en alt düzeyde tutmayı yıllardır yapıyordu zaten. Burada kalacağı birkaç gün dışa karşı en az iletişimle bedenini dinleyeceği ve dinlendireceği günler olacaktı. Muhtemelen birkaç gün inzibat merkezinin misafiri olacak ve asıl götürüleceği yer neresi ise yolculuk başlayacaktı. Burada sorun edilecek bir ortam yoktu. Yemekler ve her şey düzenli olarak gelecekti zaten.

 

Tuvaletin küçük penceresinden dışarısı görünüyordu. Pencerede çok kalın olmayan istenildiğinde rahatlıkla çıkarılabilecek demirler vardı. Uzakta bisiklete binen gençler, kendi halinde bir tezgahın başında satıcı ve günlük yaşam vardı. Bu yakınlıktaki bir dünyada olan bitenden habersiz insanlar günlük yaşam gereklerini yerine getiriyorlardı.

 

Tuvaletin küçük ama dünyaya açılan penceresinin çekiciliği ona değişik duygular ve ilhamlar veriyordu. Ruhu o pencereden çıkıp geziye başlamıştı bile. Bedeni yatağa döndüğünde uzanma ve uyuma hissi hala çok güçlüydü ve nöbetçi askerin şaşkın tebessümünü görecek kadar bile gözleri açık kalmadan uykuya daldı. Kapıdaki nöbetçi bu sessiz ve değişik insan için bir fikir bile yürütmekte zorlanıyordu. Yanından geçmekte olan çaycıya, geldiğinden beri uyuyor ne uykuymuş ya dediğini de duymadı.

 

Akşam karavanasının sesi kulaklarına değdiğinde gördüğü gündüz rüyasından uyandı. Bedeninde otomatiğe bağlanmış uykuya ara vererek gözlerini açtığında esmer, hafif toplu yeni nöbetçi ile göz göze geldi.

-         Hemşerim, hala uyuyorsun maşallah valla. Benden daha uykucu yok sanırdım ama sen rekor kırdın.

-         Epey birikmiş yorgunluk var demek ki yoksa pek uyku sevmem

-         Birde sevseydin ne olurdu bilmem artık dedi gülerek.

-         Sohbet için adam arıyorsun anlaşıldı. Yemekten sonra uyumam laflarız.

-         Benim nöbette bitiyor zaten. Kantinden bir şey istiyor musun?

-         Yok sağol. Yemekten sonra çay içerim.

-         Sigara da mı kullanmıyorsun hemşerim?

-         Yok kullanmam.

-         Ne güzel! Hiç mi canın çekmiyor?

-         Neden çeksin ki?

 

Bu arada, paslanmaz çelikten servis tabağında yemek kapıya kadar gelmişti. Nöbetçi kapıyı açarak yeşil mercimek, bulgur pilavı ve pekmezli tahinden oluşan menüyü masaya bıraktı. Bıçak, çatal her şey kendi kullandıklarındandı. Burada bir gözetimden çok geçici misafirlik gibiydi. Askerlikte geçirdiği sürede en çok sevdiği yemeklerin başında pekmezli tahin ve mercimek gelirdi. Bu çevresindeki herkesi çok şaşırtır ve dalga bile geçerlerdi. Bu yemeklerden oluşan menü çıktığında herkes kantine hücum ederdi. Kendi sıralamasından oluşan bir düzende yemeğini bitirdiğinde yataktan ve masadan arta kalan boşlukta düzenli hız ve belirli adımlarla bir süre yürüdü. Olabildiğince düşük tempolu bu yürüyüş bedeniyle arasında zaman ve mekana alışmanın ilk adımlarıydı. Erkan, olabilecek en kısa zamanda bulunduğu mekanın bütün özelliklerini en ince ayrıntıları ile zihin haritasına almakta üstüne yoktu. Bu ona mekanı kullanmakta özel bir güç kazandırıyordu.

 

Olabilecek bütün gelişmelere karşı alana hakim olmak onu tanımak onun en önemli stratejisiydi. Gereken her şeyi bulunduğu alanda sıralamaya koyarak enerjisini boşa harcamadan çözümler üretebilirdi. Bu yeteneği ve ustalığı sayesinde bir çok sorundan ve beladan kolaylıkla sıyrılabilmişti. Tuvaletin küçük penceresi bile bu zihin haritasında kullanma ihtimali olmamasına karşın yerini almıştı.

 

Sadece bulunduğu odayı değil binanın girişinde kaç basamakta içeri girdiğini, girişte ne kadar yürüdüğünü ve çevresini kısacası alana hakim olacak bütün bilgileri algı önceliği sırasıyla zihinsel kayıtlara geçirirdi. Bu kayıtların ikinci adımında bu alana ait insanların kodları ve şifrelerini belirlemek gelirdi. Bunu da iki yöntemle gerçekleştirirdi Erkan. İlki alanda yaşayan kişilerin bedensel yer alışları. O alanı kullananların sayısı bulunma ve yerleşme yerleri, geliş gidiş sıklıkları gibi bililer zihinsel kayıtlara geçtikten sonra o alanda gerçekleşebilecek sıra dışı ve farklı her davranış anında dikkatini çekerdi. Bu yöntemle sokak çatışmalarının çok olduğu yıllarda sokak kontrollerini gerçekleştirirdi. Sokakta olabilecek en küçük sıra dışı gelişme ve davranış ölüm kalımla bitebilecek çatışmaların habercisi olabilirdi. Bu sayede bir çok tehlikeli baskın, saldırı ve pusuyu önceden sezerek tedbirlerini alabilmişti.

 

İkinci sırada alanda yaşayanların ruhsal ve psikolojik haritası Erkan’ın zihin kayıtlarına alınırdı. Bu kayıtlar çoğunlukla sezgisel olarak orada bulunan insanların davranış biçimlerinden, görünüşlerinden, konuşmalarından, hal ve hareketlerinin toplamından oluştururdu. Bu kayıtları tutarak Erkan o alanda kalacağı sürenin uzunluğuna bağlı olarak orada bulunan kişilerle iletişim sıklığını ayarlayabilirdi. Sıklıkla yer değiştirmek zorunda kamış ve değişik mekanları kalmak ve yaşamakta kullanmış birisi için paha biçilmez bir özellikti. Onun için yaşamın sıkışmış anlarında sürprize yer yoktu. Bu nedenle zihinsel ve bedensel sağlamlığını ve aklını koruyabilmiş uzun ve büyük sıkıntıları deneyim kazanarak aşabilmişti.

 

Kantincinin gelişi aynı zamanda yürüyüşünde sonu olmuştu. Ay tepsisi onu çok mutlu eden şeylerden birisiydi. Çayı her koşulda severek içerdi. Kırkıncı piyade alayının kahvaltılarında çıkan karavana çayı hariç. Çaycı, çayını bırakırken bir şeyler istersen çekinme hemşerim dediğinde gülümseyerek baktı Erkan ve teşekkür etti. Böyle durumlarda açıklamaya girişmeden yapılacak kısa bir teşekkür onunla iletişime mesafe koyacak ama aynı zamanda dikkatlerini de çekecekti.

 

Zihinsel haritanın bireysel ilişkilerinde de deneyimlerinden gelen davranış biçimlerinin bir kütüphanesi vardı Erkan’ın. Bu kütüphanenin zenginliği ile gittiği her yerde iletişim kurmakta ve orada bulunmakta hiç zorlanmazdı. Mersin’de kaçak yaşadığı dönemdeki bir olayı hatırlayıp gülümsedi. Bulunduğu fabrikanın hemen girişi o dönemde askeri kontrol noktası olarak düzenlenmişti. Askeri idarenin ilk ve en önemli günlerinde kuş uçurtulmuyordu. Kontrol noktasından her geçişinde orada görevli birkaç kişiyle beden diliyle kurduğu iletişimler sonrasında geçişlerinde ahbaplığa dayanan bir rahatlıkla davranabiliyordu.

Kontrol noktasının komutanları bulunduğu fabrikaya akşamları arada bir yemeğe gelirlerdi. Erkan onlardan kaçak olduğunu bilen patronuyla birlikte kaçakların yakalanış öyküsüne kadeh kaldırırlardı. Komutan artık o kadar ileri gidiyordu ki Erkanın gözlerinin içine bakarak. “Ben kaçak adamı nerden olursa olsan gözlerine baktı mı tanırım” diyordu. Tam da o sırada Erkan patronunun hafif bir tebessümle kendine baktığını biliyordu. Yaklaşık iki yıl bu şekilde bir muhabbet Erkan’ın orada bulunmaktan sıkılmasına kadar sürmüştü.

 

Bütün bu süreçlerden sonra Erkan bulunduğu mekanda neredeyse görünmez hale gelirdi. Tıpkı burada olduğu gibi.  Normal koşullarda bu tip yerlerde geçerli olan düzende uyuma ve davranma düzenleri belirlenmişti. Erkan bu düzenin sessizce dışında kalarak oradayken orada olmamayı mükemmelen yapabiliyordu. Varolan düzenin hiçbir biçiminde olmayarak başarıyordu bunu. Orada uzunca bir süre kalmayacağını bilerek.

 

2/9/2007

Devamı olan öyküler.. İnşallah kötü bir şey değildir diye evrene

Sabah her güne benzeyen bir şekilde inmişti Nişantaşı’na. Bu şehirde güneş nereden görünürse görünsün muhteşemdir. İlham ve haz verir. Bir yerinden baktığınızda orasının o şehrin en güzel yeri olduğunu söyleyebileceğiniz yüzlerce yer bulunan kaç tane şehir vardır ki dünyada? İstanbul işte bu sebepten ve başka binlerce sebepten kutsanmış öel şehirlerin başında gelir. Ona olan hiçbir aşk boşuna değildir. Onun 1453 te durgun ve geleceği belirlenmiş bir kaderden heyecanlı ve çarpıcı bir kadere geçmesinde yani Türklerin eline geçmesinde böyle bir kader kabulü olduğuna inananlar vardır. Şehirler kadınlar gibi o istemeden ve teslim olmadan ona sahip olamazsınız.  İstanbul tekdüze bir hayat yerine kendisine zarar verse de bugünkü karmaşıklığı ve kaosa kendini vererek evrenin en önemli deneyim merkezlerinden biri olmuştur.

 

Raif çok sevdiği bu sokaklardan her gün Nişantaşı'nın Teşvikiye yönüne yürüyerek Teşvikiye Camiyi geçip, dışarıdan bakıldığında küçük bir mekan olduğu hissi verebilen, aslına uygun yapılan dekorasyonu ile bölgenin vazgeçilmez popüler mekanı olan Teşvikiye Cafe’nin önünden geçer. Burasının özelliği Raif’in sevdiği mekanlardan biri olmasıdır. Bu nedenle her gün geçişini o cadde ve sokak üzerinden yapar sonra,  hemen sola dönerek aşağı doğru cami duvarı boyunca ilerleyerek soldaki ilk sokak olan Ahmet Fetgari sokağa ulaşır.

 

Sokağın hemen girişinde sağa baktığınızda dışarıdan çok özellikli görünmese de Ziyade bu konularla ilgili olanların hemen dikkatini çekecektir. Ziyade, dekorasyonu Yüksek Mimar Nivart tarafından gerçekleştirilmiş, üç katlı bir mekandır.  Yalın çizgilerin ve net renklerin hakim olduğu mekanda fonksiyonellik ve minimalizm hakimdir. Hemen girişte bir ışıklı panoda menüyü ve fiyatları ayrıntısı ile bulabilirsiniz. Bu Raif’in özellikle istediği bir şeydir. Onu yüksek değer haline getiren bir çok özekliğinden sadece biridir bu, oraya gelen insanlara verdiği sürprize yer olamayan güven. Bu şehirde yaşıyor ve biraz dışarı çıkıp bu alanlara takılıyorsanız başka bir çok mekanın doldur boşalt işletmecilikleri yanında bu özelliği hiç te küçümsememek gerektiğini bilirsiniz.

 

Ziyade’nin  iç mekan detayları ünlü tasarımcıların oturma grupları ve aksesuvarlarından parçalar ile renklendirilmiş sade ve rahat bir ortamdır. Günün her saatinde, yemek dışı atıştırmalar için de uğrayabiliyorsiniz. Öğleden sonraları çay refakatinde Sumra’nın pasta çeşitleri, iş çıkışlarında aperatifler, sinema çıkışında da kahve ve tatlılar için… iyi havalarda bahçe hizmete giriyor.

 

O gün, Suzan’ın geleceği gün olmasa diğer günlerden biri olarak adlandırabilirdi. Raif,  hayatını ince bir sanat gibi yaşayan Suzan’ı hep takdirlerinin içinde görmüştü. Arama şekli ve görüşme isteği onu biraz endişelendirmişti. Suzan o ana kadar görmediği şekilde güvensiz ve telaşlıydı telefonda. Raif bütün ilerleme ve güzellikleri inceleyerek bir metot haline getirmekle oluşturduğu kişisel bir felsefeye dayandırdığına inanırdı yaşamını. Bu özelliği nedeniyle bir girişimciydi. Yeni insanlar tanıması bu nedenle daha kolaydı. Entelektüel birikimi bu safhaya gelmeden önce bu özelliğini kullanan insanlardan çok zararlar görmüştü.

 

Geçen yıllar boyunca başarılı gördüğü insanların mesleklerini ve sanatlarını, nasıl bir düzene bağlı olduklarını sezgilerini de kullanarak incelemiş ve bu incelemelerden sonuçlar ve metotlar çıkarmıştı. Onun entelektüelliği bu nedenlerle semt ile özdeşleştirilenden çok farklıydı. Onu siyasi olaylarda, sanat olaylarında, bazen minik antika dükkanlarında gördüğünüzde orada bulunmak gerekliğini düşünmesinden çok o an orada bulunmasının felsefesini geliştireceğine olan inancındandı.

 

Bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ile Nişantaşı’nın özgür efendilerinden hem de en önemlilerinden biriydi. Bu metotlar, görünümünün kibirden uzaklaştırmasına yardımcı olmuştu.  Aklı başka önerileri izlemeden ve duymadan önce ona hemen kendi çözümlerini sunmakta usta hale gelmişti. Akıl oyunlarını çok seven usta bir felsefeciydi aynı zamanda. Bu ve birçok nedenle aranılan bir dost ve sevgili bir insan olmasının yanında bu birikimini ucuz hedeflerde ve yükselmekte kullanmaması onu dar ama etkili bir çevrede tanınır hale getirmişti. Son yıllarda içinde yanmaya başlayan bir ateş bu birikimini bazı disiplinleri kullanarak dışarıyla paylaşmak gerektiğine yönlendiriyordu onu. Parça parça yazdığı yazıları daha düzenli bir hale getirip bir roman yazma isteği ona şimdi çok canlı geliyordu.

 

Girişte çevreye şöyle bir göz attıktan sonra merdivenlere yönelir ve çatı katında çalışma odası olarak kullandığı odaya kadar günün keyfine bağlı olmayan düzenli bir ritim ve hareketle çıkardı. Alışkanlıkları olmayan bir insan olduğunu düşünür ama bunların nasıl temel bir alışkanlık olduğuna parmak basmazdı. O , her şeyi gereklilikler içinde görürdü. Metota dahil olan her şey normal bir akıştı onun için.

 

Odası her sabah toplanmış ve temizlenmiş olarak onun karşısına çıkardı. Geliş saati tam belli olmadığı için Neslihan onun geliş saatlerinde kulak kesilir, kahvesini hazır etmeden de ona görünmezdi. Yine öyle oldu. Neslihan kahve makinesinde o sabahın türk kahvesini hazırlamaya başladı. Patronu gelmişti. Neslihan Raif’e sadece patronu olarak değil bir insan olarak ta saygı duymayı öğrenmişti zamanla. Ondaki farklı dünyayı algılamak ve basit ilkelerini kavramak herkesten çok Neslihan için kolay olmuştu. Sezgi ile görme ve çözümleme yetisi yüksek bir kızdı Neslihan ondaki bu sezgi güçlüğü Raif’in de dikkatini çekerdi. Bu özelliği nedeniyle fal bakmaya zorlansa da o bundan sıyrılmanın bir yolunu bulurdu. Bunda Raif’in bu tür şeylerden hoşlanmamasının etkisini inkar etmemek gerekirdi.

 

Neslihan Raif’e  aykırı gelen bir şey yapmama konusunda kendisini otomatiğe bağlamıştı. Raifin doldurduğu bir atmosfere kendi enerjisini koymayarak Neslihan o alanda vazgeçilmez olmayı öğrenmişti. Bunun ona olan faydasının diğer yönünü o henüz göremeyecekti. Çatışma yerine, gözleme ve izlemeyi sabırla bir araya getirirseniz yükselmeniz hızlı ve kaçınılmaz olur. Neslihan bu basit ve etkili formulü daha bu genç yaşında  sezgileri ile öğrenmişti.

 

Oraya gelen insanların neredeyse tamamı enerjisi ve gerektiğinde çatışma potansiyeli yüksek  insanlardı ve orada bulunma sebepleri bu enerjiyi açığa çıkarmak değil dinlendirmekti. Bu nedenle karşılarında geçirgen ve görünmez birilerinin olması o mekanda kendilerini güvende hissetmelerine yol açıyordu. Ziyade’nin tasarımcı,  sanatçıları ve sıra dışı insanlara mekan olmasının sırrı belki de burada gizliydi.

 

Kapıda Türk kahvesiyle göründüğünde Neslihan’ın gözlerindeki parlaklık görünmeye değerdi. Raif her zamanki gibi, günaydın komutan, nasıl bu sabah her şey? dediğinde o derin bir gülüşle tebessüm eder ve bu gün her günden daha güzel derdi. Aralarında gizli bir anlaşma var gibi bu ikili birbirlerinin duyguları üzerinde bir görme ve duyma hissine sahipti. Bilgelik okulunun gözde iki öğrencisi gibiydiler. Bazen hangisinin öğretmen veya öğrenci olduğunu karıştırabilirdiniz. Neslihan’ın duyguları, görenler için uyarı aleti gibiydi. Onun sezgilerinde doğan çok şey gerçekleşme ihtimalleri en yüksek olan şeylerdi. Raif bunun hissiyatını taşır ama adını koymazdı. Neslihan onun için vazgeçilmez bir yardımcı, koruyucu ve her şeydi.

 

-         Birazdan Suzan hanım gelecek, dün söylemiş miydim?

-         Evet dedi Neslihan.  Özel bir hazırlık ister misiniz?

-         Sen biliyorsun nasılsa diye gülümsedi Raif.

-         Evet Suzan hanımın çok sevdiği cevizli, elmalı krepi karamel sosla servis ederiz yanına da filtre kahve.

-         Suzan’ı kıskanacağım ama benim sevdiklerimi de böyle hatırlıyor musun?

-         Sizin sevdiklerinizi mi? Pek değil diyerek hınzırca gülümsedi Neslihan ve içeri yöneldi.

 

Sabahları Raif için çok önemliydi, güne başlangıç ve yenilenme. Bu nedenle Neslihan her zamankinden daha fazla görünmez olurdu sabahları. Espri, onların yaşamlarında en önemli iletişim araçlarından biriydi. Her ikisi de girişken, konuşkan ve dost canlısıydılar. İlginç olan bu özellikleri olsa bile günlerce gerekli şeyler dışında konuşmadan da geçebilirdi. Neslihan titiz, ajandasına bağlı güçlü bir yardımcıydı. Oraya geldiğinde henüz üniversiteyi yeni bitirmiş genç bir kızdı. Neslihan sevgililerini bile oraya getirmez, yaşadıklarını doğrudan ortama taşımazdı. Her ikisi de o ortamın en basit şekilde tutulmasından yanaydı. Neslihan yaşamının tümünü oraya aktarmaktansa orada yaşadıklarını yaşamına aktarıyordu. Son birkaç yılda Neslihan başkalarınca da dillendirildiği gibi çok değişmiş farklı bir insan olmuştu.

 

Raif kurallar zincirinin kimse tarafından gözden kaçırılmaması için o işletmede her şeyi basit önermelere, aşamalara ve sorunlara bölmüştü. Bu nedenle oluşma ihtimali olan her şey bu konularda iyi bir öğrenci olan Neslihan tarafından anında çözülür ve Raif’e gelmezdi. Bu işletmenin atmosferi herkes tarafından kıskanılır ama taklit edilemezdi. Dekorasyonu her şeyi taklit edebilirsiniz. Ya ruhu? O ruhu çizmek ve bu çizimden yaşam uygun renklerle bir tablo yapmak ancak “Yaşam Mimarlarının” yapabileceği bir şeydi.

 

Raif açık olan laptopundan maillerine bir göz attı. Çok önemli ve acil bir şey yok ise onları sonra incelerdi. Her zamanki yerinde duran gazeteye uzandı. Çocukluğundan bu yana sadece Hürriyet okurdu. Bu gazetede onu çeken şey iletişim derslerine bile konu olabilecek bir bağlılıktı. Spor haberlerine göz attıktan sonra devam bölümünde ki haberleri ve günün başyazısını okur sonra ekonomiye göz atarak gerekli birkaç şey varsa not alırdı.

 

Saat bu arada on buçuğa gelmişti. Suzan bu saatte gelmiş olmalıydı. Raif’in  yaşama bakışını oluşturan en temel şey incelediği  bir konuyu her türlü gereksiz ayrıntıdan soyutlayarak basitleştirir ve en yalın olduğu duruma getirirdi. Bu ona grafik tasarımcılığını verdiği bir alışkanlıktı. Grafik, en basit ve etkili biçime, forma ulaşma çabası değil miydi? Sorunu veya kavramı çok küçük parçalara bölmeyi o eklemişti. Böylece zaten bütününü gördüğü bir şeyin etkin parçalarını da görme şansı elde ediyordu. Belki küçük parçaların birindeki problemi çözmek bütündeki sorunu çözülmüş hale getirebiliyordu.

 

Böylece o,  bütünün kavranmasına ve kafasında büyük bir dünya oluşturmaya enerjisini harcamak yerine parçalardan oluşan ve bir araya getirilmeleri konusunda metotlar geliştirdiği yeni ve başka bir bütüne ulaşabildiği bir sistematik yaratmıştı. Suzan, bütün olarak ta parçalara böldüğünde de düzenli çalışan bir saat gibiydi. Onunla dostluklarında Hamit’in onlara duyduğu güvenin büyük önemi vardı. Ölene kadar Hamit, Raif’i ailenin neredeyse bir parçası olarak görmüştü.  Raif ‘te ona güvenirdi. Birbirlerinden beklentisi olmayan dostlukların en iyi örnekleri gibiydi onlar.

 

Neslihan kafasını uzatıp Suzan hanım geldi içeri alıyorum dediğinde içine girdiği dünyanın ayrıntılarından bu yana geçmekte bir an zorlandı. Tabi, tabi dedi aceleyle. Suzan kapıda belirdi. Raif masanın arkasından çıkıp kapıya ona yöneldi. Suzan elindeki çantayı koltuğa bıraktı. Anlar içinde olan bu şeyler yüzyıllarca sürmüş gibiydi. Bu gün onun gelişindeki ağırlığı hissetmişti Raif. Başka gelişlerinden farklı bir gelişti bugün, inşallah hayırlı bir şeydir diye geçirdi içinden içtenlikle ona sarıldığında.

 

İnşallah kötü bir şey değildir diye evrene yolladı duygularını Raif.

 

 

 

 

 

 

19/8/2007

Modernizm açısından yeni dönem korku, endişe ve bağlılıklar üzer

Kürsüye gelen bilim adamı gazetecilerin merakla beklediği konuşmayı yapmak üzereydi.  İki büyük deprem felaketi yaşayan Endonezya’da şimdi de süper volkan patlamasından endişe ediliyordu. Atmosfere yayılacak yüz binlerce ton kül yüzünden dünya buzul çağına dönebilir felaketin boyutlarını bugünden kestirmek mümkün olmayabilirdi.

-         Baba süper volkan patlarsa bize ne olur?

-         Şu haberi dinleyelim bu konu üzerinde konuşuruz ne dersin?


Çocuk tamam dedi ama, içindeki heyecanı gizleyemiyordu. Akşam haberlerinde bilim adamı konuşmaya devam etti. ‘RICHTER ölçeğine göre 9 ve 8.7 büyüklüğünde iki depremle sarsılan Endonezya’nın Sumatra Adası’nda süper volkan patlaması olabileceği konusunda endişelerimiz sürüyor. Dünyanın en büyük süper volkanının Sumatra Adası’ndaki Toba Gölü olduğunu biliyorsunuz.’ Avustralyalı jeolog Prof.Ray Cas biraz durup çevresindeki gazetecilerin yüzlerine baktı ve devam etti. Bu volkanın fay hattının tam üzerinde ve burada üçüncü büyük bir deprem bekleniyor. Prof. Cas, ‘Bu depremler süper patlamanın yanında hafif kalır’ diyerek devam etti. Son olarak 73 bin yıl önce patlayan Toba’nın bütün dünya iklimini değiştirdiğini belirten Cas şöyle devam etti: ‘O patlama 1000 kilometreküp kül ve taş parçasının atmosfere yayılmasına yol açmış, güneş ışınlarının bloke olması sonucu dünya buzul çağına dönmüştü. Süper volkan 50 ya da 1000 yıl içinde patlayabilir. Patladığı zaman da dünya buzul çağına döner.’

Haberin bundan sonrasında gazeteciler daha başka ayrıntılar sormak üzereyken başka bir haber devreye girdi.

-         Dünya buzul çağına dönerse neler olur?

Diyen çocuğun merakı iyice artmıştı.

-         Ne olacağını kimse bilemez. Bizim düşünme ve hayal etme sınırlarımızın ötesinde bir şey bu dedi baba.

-         Ama ben düşünmek istiyorum, çünkü korkuyorum.

-         Düşünmende bir sakınca yok ama bu bir süre sonra sana yük olur.

-         Neden yük olsun ki? diye sordu çocuk merakla

Baba derin bir nefes aldı. Nereden başlaması gerektiğini düşünür bir hali vardı.

-         Sana bir öyküyle anlatmaya çalışayım’ dedi.

-         Tamam dedi çocuk heyecanla, babasından gelen öyküleri çok severek dinlerdi.

Baba derin bir nefes alarak anlatmaya başladı. Vakti zamanında bir bilgeye iki kişi gelmiş ‘Biz endişe ve korkuların insana ne zararlar verebileceği konusunda anlaşamadık. Sizin bize yardımcı olacağınızı söylediler bizde geldik’ demişler. Bilge ikisini de uzunca bir süre süzmüş. ‘Bir şartım var ama’ demiş. İki adam heyecanla ‘Şartın ne ise kabul ediyoruz çünkü bu konuda kesin bir fikre sahip olmak istiyoruz’ demişler. ‘Peki’ demiş bilge. ‘O halde biraz ilerideki saçak altından birer adet çuval alın ve yandaki patates deposundan her endişeniz, korkunuz hatta kızgınlığınız ve sevmediğiniz insanlar için çuvala bir patates koyun ve bitirdiğinizde çuvaldaki patateslerinizle birlikte buraya gelin.’ Adamlar sonucu merak ettiklerinden hemen denileni yapmışlar çuvalları alıp depoya girmişler. Depo düşünürü tanıyanlardan birininmiş çünkü. İki adam endişeleri, korkuları ve kızdıkları düşenceler ve insanlar için çuvallarını patatesle doldurmaya başlamışlar.

-         Dolmuş mu çuvallar diye merakla sordu çocuk.

-         Sabırlı ol biraz diyerek devam etti baba.

‘Adamlar bunu yaparken kanter içinde kalmışlar ama bu arada çuvallar dolmuş çuvalları zorlukla taşıyarak bilgenin yanına dönmüşler. Bilge ‘Tamam mı demiş. Endişeleriniz, korkularınız ve sevmediğiniz her şeyi çuvala doldurdunuz mu?’ Adamlar merakla evet demişler. O halde demiş bilge bu çuvallarla köyü bir kez turlayacaksınız. Adamlar: ‘Ama imkansız demişler, nasıl olur?’ Bilge: ‘Bana söz verdiniz ama demiş.’ Adamlar çaresiz çuvalları yüklenip köyü turlamaya başlamışlar.

-         Çok zor iş demiş çocuk.

-         Neden zor olduğunu düşünüyorsun?

-         Patatesle dolu çuvalı taşımak çok zor.

Evet demiş baba ve anlatmaya devam etmiş. Adamlar verdikleri sözü bozmamak için biraz dolaşmışlar ama bir süre sonra dayanılmaz olunca geri dönerek yaşlı bilgeye: ‘İmkansız. Bu patates dolu çuvallarla yürünemez.’ Bilge gülümsemiş. ‘Biriktirdiğiniz korku, endişe ve kızgınlıklarınızda böyledir işte hepsi gereksiz yüklerdir sizin için.’ Adamların gözleri parlamış ve aymışlar. ‘Şimdi çuvalları depoya götürün her patatesi depoya geri koyarken onu çuvalınıza ne için koyduysanız korku, endişe, kızgınlık ondan kurtulun. Demiş yaşlı bilge. Adamlar aldıkları dersle yorgun ama mutlu fazlalıklarından kurtulmak için ağır çuvallarla depoya yönelmişler.

Çocuk öyküdeki derin anlamı çıkardığını belirten bir tebessümle.

-         Gelecekteki olabilecek şeyler için kaygı, korku, sevinç duymak çuvalında fazladan bir patates bulundurmak gibi.

-         Aynen öyle, senin hareket etmeni zorlaştıran bir yük.

-         Peki bu düşüncelerimiz daraltıp bizi korkusuz yapmaz mı? Bu da tedbir almamızı zorlaştırmaz mı? Diye sordu hınzırca.

-         Bu bilmeyi ve farkında olmayı engellemez. Üstelik en iyi patates neredeyse ona yönelip ihtiyacın kadarını alabilirsin çuvalındaki patateslerin de en iyisi olduklarından emin değilsin zaten.

-         Bağlandığımız her şey bize aynı zamanda gereksiz yük yani. Çuval her zaman taşınabilir ve en iyi patateslerle dolu olmalı.

-         Aynı şeyi bugün için de düşünebilirsin. Kesin inanıyorum buna dediğin her düşünce çuvalını dolduran patatesler gibidir. Ne kadar çok düşünceye kesin inanç belirtiyorsan çuvalın o kadar dolu ve taşınamaz hale gelir.

Çocuk, konuşmasını çok zor bir soru aklına geldiğini düşünerek kesti, soruyu kafasında toparlayıp biraz da heyecanla sordu.

-         Düşünürler o zaman sırtlarında sürekli patates taşıyanlar mıdır?

-         Sadece düşünürler değil. Bir düşünce, inanç, ideoloji vb şeylere kesin biçimde inananlar, bir topluluğa cemaate, partiye derin bağlılık hissi ile dolu olanların çuvalları doludur ve  her zaman onunla gezmek durumundadırlar.

-         Hiç düşünmeyecek miyiz? Bir gruba, düşünceye ne bileyim partiye bağlanamayacak mıyız? Öğretmenim örneğin partiler demokrasinin en önemli aracı dedi ama sen parti tutmak çuvalındaki patatesin çoğalması diyorsun.

-         Güzel soru. Bir düşünce ve inanca keskin ve yüksek bağlılıktan söz ediyorum. Bu bir dönem sonra insanın önünde gelişmenin bir engeli olarak çıkmaya başlar. Bir şeye mutlak inanma dönemi artık geride kaldı. Önümüzdeki çağ hiçbir düşünceyi, inancı yük etmeden özgür ve serbestçe düşünme ve birey olarak kendi değerlerini ve yeterliliğini geliştirme çağı.

-         Çocuk nasıl yapacağım bunu dedi merakla çok zor bir şeye benziyor.

-         Haklısın, bu kolay olmayacak. Sürüden ayrılmandan ve birey olmandan memnun olmayacak çok kişi de olacak. Senin çuvalındaki patateslere sıkışınca el koyuyorlar bu nedenle senin zorlanman, yorulmandan çok çuvalın patatesle dolu olmasını düşünüyorlar.

-         Kısacası her düşünce ve inanca gerekli mesafeleri bırakarak yanaşacağım yani.

-         Evet, bunu böyle ifade etmen çok hoşuma gitti. Hiçbir şey mutlak değil. Her şey değişiyor. Bilim bile mutlak değil. Bugün uğrunda ölünesi gördüğün bir düşünce elli yıl sonra anlamsız hale gelebiliyor.

-         Oh be. Ne rahatlık. Üzerimde hiçbir ağırlık hissetmiyorum. Süper volkan korkum bile kalmadı.

-         Anneni biraz daha bekletirsek süper volkanın ne olduğunu görmek için beklemen gerekmeyecek. Biliyorsun dışarı çıkmak için hazırlanmamız gerekiyor.

-         Hemen diyerek babasına sarıldı çocuk ve büyük bir öpücük kondurdu.

Annesiyle yiyecekleri akşam yemeğinin hayaliyle çocuk hızla odasına yöneldi. Arkasında onu sevgiyle izleyen iki göz bıraktığını bilen bir güvenle.

 

Büyücülere sorular.

Bu öyküde yeterince soru ve cevap var.

 

 

Ekrem Pehlivan

Tasarımcı Danışman

 

 

 

 

17/8/2007

Modernizm açısından, dışarıda gerçekten bir dünya var mı?

Şişli Etfal hastanesinin yanında Karacaoğlan sokak destek apartmanının alt katında yer alan kuaförün son müşterisi de gittiğinde Nazım, çıraklar ortalığın toparlarken oda zihninin yerine gelmesi bu akşam olmayan planlarından titizliğe gerek olmadan bir gece tasarlaması gerekiyordu. Akşam dışarıda bir yerlere gidecek hanımların derlenip toparlanması ve onların gitmekte oldukları yer ve gece o gece yaşamaları gereken şeylerle ilgili beklentilerinin iş yerini sardığı enerjiyi yok etmek en zor olandı. Her şey toplanabiliyor geride kalan tutku ve arzular mekanı en son terk edenler oluyordu.

 

Yıllardır çıraklıktan ustalığa yükselişi, sonunda bir arkadaşıyla kendi kuaför dükkanlarını açışı, kısa süre içinde birlikte çalışmayı hatta arkadaşlığı ortadan kaldırabilecek kadar ego girişimleri ile açılışlarından sonraki bir yıl içinde arkadaşı kendisini yalnız bırakarak başka birisi ile yeni bir yer açmışlardı.

 

Zaten mahalle araları bile mesleği henüz öğrenmiş kalfaların açtıkları işyerleri ile doluydu. O, yıllarca süren bir sabrın sonunda ustasının ısrarlarını da dikkate alarak böyle bir girişim içinde bulunmuştu. Hala bunu isteyip istemediğinden emin değildi. Çalışırken bile zamanının önemli bir kısmını geçirmekte olduğu bir işte bulunmanın sıkıntısını duyuyordu.

 

Yıllardır daha az süre çalışarak yaşayabilmeyi düşünmeye çalışmış bir türlü becerememişti. Bulunduğu dünyanın dışındaki dünyayı bir türlü içine girilebilir yapamıyordu. Günde altı saat çalışarak yaşamak ve kazandığı ile yetinmek kalan zamanında aklına eseni yapmak istemiş fakat hayalden öteye gidememişti. Anlayamadığı patronunun ve çevresindeki insanların toplumsal bir histeri içinde çılgınca kendilerine yüklenmeleriydi. Günün on altı saatini çalışmaya ayıran makbul oluyordu. Haftanın bir günü yapılan izinle bedenin bile dinlenmesi imkansız hale geliyor, biriken istekler erteleme sırasında kuyrukta unutulup gidiyordu.

 

Günlük yaşamda iş akışı içerisinde bulundukları iletişim içinde onlara gelenler onların tüm dünyasını oluşturuyordu. Nazım bu dünyanın dışını merak ediyordu. İşine bağlı bir insan oluşu nedeniyle bunu bir türlü  ifade edememişti. Sevilen aranılan bir kalfaydı. Bütün gün çalışmasına rağmen yetişemediği için alınan kırılan müşterileri oluyordu.

 

Nazım dünyayı müşterileri, çıraklar, diğer kalfa ve ustalar ve patronunun gözüyle görebiliyordu. Akşama kadar açık olan küçük ekranlı televizyonda da yine aynı dünyanın uzantısı dedikodular ve klipler gün boyu akıp gidiyordu.

 

Kıyaslanma yapmanın imkansız olduğu seçimlerle bu akışın içinde birlikte olduğu kadınlar ona başka güzel bir dünyadan söz ettiklerinde bu ona bir hayal alemi gibi geliyordu. Bildiğini sandığı veya ona adapte edilen şey o olmazsa orasının yürümeyeceği şeklindeydi. Sadece o şehirdeki binlerce kuaförün Nazım olmadan ayakta durduğundan, onların içinde de oluşmuş benzer atmosferden habersiz yaşayıp gidiyor ve alışkanlıkları kadar bir dünyada bir günü diğerine bağlıyordu.

 

İşyerinden uzak olduğu zamanlarda hissettiği şeylerin bir türlü adını koyamıyordu. Bunu alışkanlıklarına bağlamaktan başka bir şey aklına gelmiyordu. Sohbetleri bile hemen işyerine ait konular ve müşterilerine, onların dünyalarına ve çalışanlarına kayıyordu. Kısmi suçluluktu duyduğu. İşyerine sanki büyüyle bağlanmıştı. Bu onu istemese de hep o dünyanın içinde oluyordu. Bunun yüzyıllardır sürdürülen esnaf ve çalışma geleneğinin ve insan öğütme makinasının çalışmalarının doğal sonucu olduğundan habersizdi.

 

Bazen uyanmaya yakın olduğu zamanlar işyeri korosu hep bir ağızdan: Sen buraya aitsin, buraya ihanet edemezsin  diye bağırıyorlardı. Karmaşık bir denklemde sorumlu ve duygulu bir insan olmanın zorluklarını yaşıyordu. Bir çok kişinin bu tempoya dayanamayarak çılgınlık düzeyinde kararlar vermesi kolektif bilincin, dikkat et sende ona benzersin. Bu dünya her şeydir, sen de buraya aitsin diyerek onun üzerinde baskılar kurmasına yol açıyordu.

 

Gerçekte dışarıda bir dünya var mıydı?

 

Devam edecek…

 

Büyücülere sorular

1-     Dışarıda gerçekten bir dünya var mı?

2-     Nazım yaşadığı bu dünyadan çıkabilecek mi?

3-     Nazıma ne yapmasını önerirsiniz?

4-     Siz onun dünyasını hiç fark edip içine girdiniz mi?,

5-     Nazım o dünyaya ne yaparsa ihanet edebilir?

6-     Siz nasıl bir dünyada yaşıyorsunuz?

7-     Bir büyücünün Nazımı bu dünyadan kurtarması gerekir mi?

 

 

 

 

 

 

5/8/2007

Devamı olan öyküler.. Kuzguncuk buluşması..

Deniz buluşmaya birkaç saat önce gelmişti. Bir bina restore etmenin ne kadar yorucu bir iş olduğunu bizzat yaşıyordu. İçmimar arkadaşı Tuğba’da olmasa bu iş insana bir yüzyıl sürecek gibi geliyordu. Deniz Karadenizli varlıklı bir aileden geliyordu. Üniversite sınavlarına hazırlanırken adalete verdiğini düşündüğü önem onu hukuk fakültesini öncelikle ön sıralara yazmaya zorlamıştı. Eğitimini başarıyla tamamlamasından sonra bir süre avukatlık yaptı. Duyarlılıkları, hukuka yaklaşımı ve adaletin sağlanmasındaki boşluklar nedeniyle avukatlık mesleğinden soğumuştu.

 

Gündelik hukukun yürütülmesinde çoğu zaman vahşet diye adlandırılabilecek sonuçlar görüyordu. Hangi alanı seçmeye kalksa yüzleşmesi gereken inanılmaz gerçeklerle karşılaşıyordu. Bir keresinde beyaz eşya satıcısı bir yakını parasını ödemeyen müşterilerinin hukuksal takibi için ona başvurduğunda birkaç dosya yerine klasörler dolusu vaka ile karşılaştığında beyninden vurulmuşa dönmüştü.

 

Bir avukat olarak senelerce çalışabileceği bu iş ve dosyalar nedeniyle sevinsin mi? Üzülsün mü? Bilememişti. Sonra büyük bir avukatlık bürosunda işe başlamıştı. Bu büro kredi kartları, tüketici kredileri gibi pratik para getirisi olan alanlar nedeniyle son dönemde çok büyümüştü. Eski geleneksel dosyalara pek bakmamakla birlikte bu tür dosyaları çaylak avukatlara vererek sisteme giriş yapmaları ve onların acımasızlıklarının gözlenmesi sağlanıyordu. Bu testi geçemeyen avukatlara o büroda yer yoktu

 

Dolapdere’de aldığı ev eşyalarının taksitlerini ödeyemedikleri için hacze gittikleri Haydar’ın evinde gördükleri Deniz’i çılgına çevirmişti, mesleğiyle ve hukukla ilgili son bağları da o evde kopmuştu. Haydar, bir cinayet nedeniyle hapse girmiş ve taksitlerini ödeyemiyordu. Haydar’ın karısı Gönül çocuklarıyla kalmış ve çaresizlik içindeydi. Deniz’e öyle bir bakış fırlatmıştı ki gecelerce uykusunda onu görmüştü. Perişan olmuş bir aile, bunu göz ardı ederek evde ne var ne yoksa toplanıp kaldırılmasını şart koşan bir hukuk bürosu ve adalet sistemi ona acımasızlıktan öte, anlamsız gelmişti.

 

Çocuklarını büyütmeye çalışan bir annenin gözyaşları ve çocukların korkulu bakışları arasında eşyaların araca yüklenmesini izlerken daha tecrübeli avukat arkadaşının yüzündeki sert ve memnuniyet ifadesini görmüştü. Bu yüz ifadesi ile adalet dağıtan bir avukat olunabilir miydi? Bilmiyordu. O gün evine döndüğünde uzunca bir süre banyoda, klozete kusmuştu. Kustuğu hukuktu, adaletti ve dünyanın pisliğiydi. O çocuklar, Gönül’ün bakışı bir ömür boyu onun gözlerinden gitmeyecekti.

 

Adalet nasıl bir açmaza sürüklenmişti. İnsanların kişisel ve günlük kullanım eşyalarına hem de çocukların çaresiz bakışları arasında el konulabilir miydi? Bu işlerin yürütülmesinden kazanılan büyük paralar gerçekten kazanç sayılabilir miydi? Bu ve benzeri sorular sonraki günlerde beyninin en ince kıvrımlarına kadar işledi durdu. Bir hafta boyunca işe gidecek durumda değildi.

 

Ertesi hafta Hukuk Fakültesinde onun en çok sevdiği profesörlerden biri olan Haluk Karahasanoğlu’dan görüşmek için bir randevu aldı. Profesör uzunca ve kesmeden onu dinledi. Sonunda Deniz, bu vahşi uygulamanın günlük kullanım zorunluluğu olan eşyalara kadar neden yapıldığını sordu? Şirketler birer tane olan eşyalar üzerinde haciz koyabilmeliydi, borç ta devam etmeliydi ama neden kullanım eşyaları vahşi bir şekilde ailenin elinden alınıp kaldırılıyordu?

 

Profesör, gözlüklerinin üzerinde sevecen görünen, alışkanlıktan kaynaklanan bir bakış fırlattı. Onun karşılaşmadığı tarzda bir insandı Deniz. Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.

-Senin düşündüğün, sadece güzel bir hayal yavrum. Bu, öyle her yerde uygulanamaz. Şirketler ne yapar o zaman? Kimse aldığı eşyaların parasını ödemez ki!

- Adalet ne olacak peki? Herkes, potansiyel olarak suçlu ve parasını ödememe eğiliminde yani, öyle mi?

-  Daha çok gençsin yavrum. Bunların hepsi geçici duygular. Hukuk dünyanın her yerinde aynı. Sen de bu kuralları uygulamakla mükellefsin. Sorgulamakla değil.

- İnanamıyorum size dediğini hatırlıyor sadece. Oturduğu yerden zıpkın gibi fırlayıp kendini sokağa bıraktığında vedalaşmama nezaketsizliğini bile düşünecek durumda değildi.

O gün onun avukat olarak hissettiği ve geçirdiği son gün olmuştu. Şirketlerin tahsil edemedikleri paralarının ve oluşturdukları hukukun ve başka hukuk temelli adaletsizliklerin oyuncağı ve salak bir temsilcisi olmayacaktı. Bunu ailesine nasıl anlatabilecekti o da ayrı bir sorundu ama olsun.

 

Garson önünden boşalmış kahve fincanını alırken onunla göz göze geldi. Düşüncelerinden bir an olsun sıyrılmıştı.

-         Bir şey daha arzu eder misiniz?

-         Hayır dedi sadece, arkadaşım geldiğinde belki.

Suzan, cafeye girince ferah ve güzel dekore edilmiş özenli bir mekan hissini almıştı. O, öyle her yeri sevmezdi.

-         Bir arkadaşım olacaktı ama göremiyorum dedi yaklaşan garsona.

-         Bahçemize de bir bakın belki oradadır dedi garson.

Lavaboların önünden bahçeye açılan koridordan geçip binalar arasında küçücük bir bahçeye çıkınca Deniz’in kendisine bakmakta olduğunu gördü. Sarılıp kucaklaştılar. Kocası nedeniyle tanıştığı Deniz ona hep farklı gelmişti. Zaman zaman bir araya geldiklerinde laflamışlar Suzan ondan hiç kötü elektrik almamıştı.

 

Onunla konuşma kararı verdiğinde telefonunu bir başka ortak arkadaşlarından almıştı.

-         Seni de bunca işin arasında umarım çok tutmam dedi Suzan

-         Ne önemi var. Ayrıca hem memnun oldum hem meraklandım. Nasılsın? Neler yapıyorsun?

-         Teşekkür ederim. Günlük yaşamın şimdiye kadar anlamadığım bir çok ayrıntısına girip çıkıyorum.

-         Üzücü olayı tekrar anmak istemiyorum. Umarım her şey iyidir?

-         Bu konuda iyi ve kötü artık birbirine girdi, neyin iyi neyin kötü olduğunu bir bilebilsem.

-         Anlıyorum desem de bu boş olacak. Ama seni iyi gördüm. Ufaklıktan ne haber? Ufaklık lafı geçince Suzan’ın yüzündeki ışık birden değişti.

-         İyi, büyüyor yaramaz dedi. Onu hatırlıyorsunuz?

-         Evet, öykünüz öyle çarpıcıydı ki gazetelerdeki resimlerin her biri insanın aklından çıkmıyor

Hüzün bütün bahçeyi dolduruvermişti. Garson bu havayı böldüğünde iyi de bir şey yapmış olduğunun farkında bile olmadan gülümseyerek.

-         Bir şey alır mıydınız? İkisine birden

-         Aç mısın? dedi, Suzan’a burada çok güzel yemekler ve aperatifler var.

-         Şimdilik sade bir kahve almak istiyorum, aç değilim dedi.

-         Ben de karışık meyve çayı istiyorum dedi Deniz.

Garson siparişleri almaya yöneldiğinde Deniz merakla Suzan’ın yüzüne bakarak anlat bakalım, neymiş bu önemli şey? Dediğinde Suzan nereden başlaması gerektiğinden de çok emin değildi.

 

Nasıl başlasam açıklayıcı olur bilmiyorum ama diyerek kısaca gelişmeleri gelen telefona kadar aktardı. İsim ve açıklayıcı bilgi vermemeye özellikle önem veriyordu. Yakup sıkıca tembih etmiş olsa da birileriyle konuşmadan bu konuda bir fikir oluşturamıyordu kafasında.

 

Deniz duyduklarından dolayı çok heyecanlandığını saklamamıştı. Böyle öyküleri sadece filmlerde olur sanıyordu oysa bu günlük yaşamdan bir parçaydı ve karşısında duruyordu. Öykünün bundan sonrası daha da ilginç olacak gibi görünüyordu.

 

-Devamı olan öyküler romanından..

 

Ekrem Pehlivan

Tasarımcı Danışman

 

1/8/2007

Devamı olan öyküler.. cumhur öyle istedi!

……
-          Günlük yaşam neden  bu denli acımasız görünüyor?
-          Acımasız, tersini hiç söyleyen oldu mu veya bir taahhüt veren?
-          Kastettiğim reel zorluklar değil. Hiç bir şey durduğu yerde durmuyor, her baktığımda her şeyi  değişmiş buluyorum.
-          Neler sana bu hissi veriyor?
Derin bir nefes aldı. Söylemek istediklerinden dolayı o kadar doluydu ki sanki sıralamasını yapmakta şaşırıyor gibiydi.
-          En çok ta en güvenli gördüğün şeylerin çok çabuk değişivermesi mesela.
-          Kastettiğin, senin dışındaki şeyler mi?
-          Bir anda ayaklarımın altındaki toprağın kayması gibi bir his bu.
-          Anlamaya çalışacağım ama sende biraz daha açık ol bence.
-          Biliyor musun? Bundan birkaç ay önce çok ünlü ve büyük günlük gazetelerden bir tanesi internet sitesinden çıplak kadın fotoğraflarını kaldırdığını duyurdu.
-          Korkularına nasıl etkide bulunuyor bu. Çıplak kadın fotoğraflarına ilgin olduğunu bilmiyordum.
-          Bu gazete benim çocukluk gazetem, onunla büyüdüm ben. Üstelik bu konuda bir de anket yaptıklarını ve herkesin büyük çoğunlukla bunu onayladığını yazmışlar. Benim çıplak kadın fotoğraflarına bakmıyor olmam bu kararı benim açımdan iyileştirmiyor.
-          Bunun seni neden korkuttuğunu düşünüyorsun?
Derin bir nefes daha aldı, yüzündeki ifadeyi biraz daha tereddüt katarak
-          Bu ülkenin en önemli kurumsal kazançlarından birisinin bir anda bu tür bir şey yapması hem de havaalanlarındaki mayo reklam tartışmaları üzerine sence doğru mu? Bu ülke medyasının amiral gemisi o gazete, toplumsal kazanç, modern yaşamın en önde gelen temsilcilerinden biri.
-          Anladım. Gazete onların ama dilediği gibi yapamazlar mı?
-          Dilediği gibi yapmak mı? Burada biraz düşünmek gerek bence. Bazı kurumlar geçirdikleri süreçler nedeniyle bulunduklarından daha ağırlık kazanırlar gibi geliyor bana bu da onlara seçimlerinde tarihsel derinliğe ve sorumluluklarına dikkat etmelerini gerektiriyor.
- Ticari bir kurum sonuçta, ayakta kalmak için döneme göre davranmış olamaz mı?
- Tam da öyle, geçen günde tam iki sayfasını iki ünlü modacı eşliğinde Başbakan eşine akıl vermeye ayırmış, daha güzel nasıl kapanılıra yani. Sanki onlardan akıl isteyen var. Başbakan eşiyse bir dönem önce de öyleydi, o dönem tıs yok. Yalakalık diz boyu yani. Bunu yaptıkları yer de olmak üzere herkes te biliyor.
- Gelen ağam giden paşam yani.. Bu kez gelen çok da güçlü, laf aramızda.
- Sadece gazete kimliği ile değil, haberleri, yaklaşımları da yeni bir döneme hazırlandıkları hissini veriyor.
- Bunu nereden anladın peki?
-          Sen de hiç anlamıyor gibisin bugün. Görmüyor musun? Dün her dakika eleştirdiği siyasi kadroyu bugün tebessüm etti,  biraz daha değişmiş göründü, söyledikleri çok akla yatkın gibi ballandırıyorlar artık. Düne kadar takiyye diye suçladığın bütün yaklaşımlar bugün birden dikkat çeken özelliklere dönüşüyor.
-          Çoğunluk, pardon cumhur öyle istedi ya.
-          Bu cumhur, İran’da neden bişi isteyemiyor, Arabistan’da, Afganistan’da. Neden bu ülke seçiliyor bunun için? Bu coğrafyayı bugünden alıp gerilere denenmiş siyasal, köktenci çözümlere götürülmek isteniyor.
-          Sen çok siyasallaştığının farkında mısın? Başın derde girer. Dedi ve arkasından kahkahayı koyverdi.
-          Dalga geçmeyi bırak Erkan ciddi bir şey anlatıyoruz burada.
-          Bende çok ciddi söyledim. Bak sana bu konu da hatırladığım kadarıyla bir öykü anlatayım.
-          Konuşmalarımdan sıkıldın yani.
-          Yok yok, öylesine aklıma geldi. Bir vakitler ergenlik çağındaki bir prensin ülkesini komşu krallık işgal etmiş. Ailesinden herkesi öldürmüşler. Onu da kralın isteği ile her tür pis işe koşmak ve aşağılamak üzere yaşamasına izin vermişler. Kralın çevresindekiler bu kararı çok akıllıca bulmuş. Böylece eski krallıkla ve onun son temsilcisi ile istedikleri kadar dalga geçeceklermiş.
-          Bir çocuk için hem de prens için çok zor bir durum.
-          Çocuk, kendince bir durum değerlendirmesi yapmış ve bir karar almış. İlk olarak koşullara uyum sağlamayı ardından intikam almaya ve ülkesinin başına yeniden geçmeye yemin etmiş. Komik görünüyor değil mi?
-          Komikten çok traji komik. Bir velet ne yapabilir ki?
-          İşte yaşam bu, o çocuktan öte, bir imparatorluğun kalan son mirasçısı, yenilse bile bedeni ve duyguları bir prens olarak hissediyor ve halkı için sorumluluk duyuyor. Hem yenilip hem duygularını kaybedersen problem var demektir.
-          Yani, tam anlamadım burayı.
-          Neyse, prensi o denli pis işlerde ve aşağılatıcı şekilde çalıştırıyorlarmış, o da verilen tüm işleri öylesine sessiz, sakin ve başarıyla yapıyormuş ki giderek ülkenin her yanından onun bu konudaki çalışkanlığı, disiplini duyulmaya başlamış.
-          Kral ne demiş bu işe?
-          İşte tam da bu noktada o da kendi kaderini belirleyecek bir karar almak zorunda kalmış. Çevresindeki dalkavuklar prensi öldürmeyi önermişler.
-          Öldürtmüş mü yani prensi?
-          Aklından geçirmemiş değil ama politik olarak bir genci hem de efsaneleşmekte iken öldürtmek onun geleceği için hiç te hoş sonuçlar doğurmayacağını çok iyi biliyormuş. Bu zayıflık onu da iktidarından edebilirmiş çünkü.
-          Ne yapmış peki.
-          Çocuğun üzerindeki baskıyı artırmakta bulmuş çareyi, böylece genç prens birkaç kat daha iş yapmaya, iş yapıp başardıkça da efsanesi daha da büyümeye başlamış.
-          Her iş onu daha çok olgunlaştırmış tabii..
-          Hem de nasıl aynı zamanda gözlem yapma fırsatı da yakalamış. Sarayın çalışanlarından, yöneticilerden kimin iş yapıp yapmadığını görüyormuş çünkü.
-          Kimse onu ciddiye almadığı için en doğal hallerde davranıyor olmalılar tabiî ki.
-          Bu sayede, ünü sınırları aşmış, askerlerden bile artık onu izleyip dinleyenler olmaya başlamış. Derken kral popülaritesini yitirdiğini gördükçe bir gün prensi saraya çağırmış.
-          İşbirliği mi önermek için.
-          Aynen öyle. Sen demiş artık yetişkin bir erkek oldun, sana kızlarımdan birini verip seni önemli bir göreve getireyim demiş.
-          İnanılmaz. Efsaneyi yok etmek için çok akıllıca.
-          Prens, öneriyi reddetmiş. O aşamadan sonra kral zaten prense bir şey bile yapamayacak kadar gücünü kaybetmeye başlamış.
-          İnancın gücü.
-          Evet, inancın, azmin ve stratejinin gücü. Prensin popülaritesi arttıkça kralın çevresindeki yalakalar onun çevresine doğru yeniden akın etmeye başlamışlar.
-          Zor zamanlarda ortada olmayanlar, yeni kraldan parsa toplayacak tabi.
-          Gerçekten de öyle ama o kimin dost, kimin düşman olduğunu görecek kadar gönül gözünü geliştirmiş tabiî ki yıllarca. Jestlerin ne anlama geldiğini ondan daha iyi bilen yokmuş artık. Sonunda kral pes etmiş ve iktidardan çekilip tacı ülkenin en güçlü adamına yani tahtın gerçek sahibine devretmiş.
-          Prens kral olunca onlara ne yapmış peki?
-          Burası ilginç. O gece, en güvendiği adamlarına kralın bütün ailesini ve sülalesini öldürtmüş. Sonradan kral olma olduğu için çok da derin kökleri yokmuş kralın.
-          Vay be. İntikam baldan tatlı derler ya.
-          Aslında tam intikam olarak adlandırılmayabilir. Sıra eski kralın ölümüne gelince onun huzuruna getirmişler.
Eski kral, süklüm püklüm ve yalvararak.
-          Canımı ve ailemi bağışla, sana her şeyi devrettim zaten demiş. Ailesinin bile yok edildiğinden haberi yokmuş.
Genç Kral, tahtın gerçek varisi uzunca bir süre devrik kralı süzmüş.
-          Senin yaptığın hatayı yapmak istemiyorum demiş. Bu kişisel bir şey değil. Götürün bunu demiş yanındakilere. Böylece hem hak ettiği iktidarı geri almış, hem düşmanlarına gerekli cezayı vermiş hem de tecrübelerinin ona gösterdiği zayıflığa teslim olmadan o an için gereken her şeyi yapmış, tıpkı yıllardır yaptığı gibi.
-          Tüylerim diken diken oldu. Güç ve iktidar için neler yapılmıyor ki.
-          O, genlerinin ona gösterdiği doğrultuda gitti. İnancını ve çalışma azmini kaybetmeyerek aslında o düşmanı daha başında yenmişti ondan sonrası sabırdan ibaretti.
-          Yani, zaman her şeyi çözecek mi diyorsun?
-          Ben bir şey demiyorum. Anın gereklerini yerine getirmek gerektiğine inanıyorum. Yenilgi mümkün, yenilebilirsin, bu dünyanın sonu değil. Buna rağmen yenilgini oluşturan koşullar içinde yaşamaya devam edersen gelecek senin için hayal olur halkını ve sana bağlı olanları da yakarsın. Oysa inançlarınla çalışma azmini birleştirip bir stratejiye sahip olursan gelecek senin demektir. Yenilginle birlikte çevrenin boşalmasını normal karşılamalısın. Tahtın yeni sahiplerinin zaferden başı dönerken sen hemen çalışmaya koyulmalısın. Çünkü emanetin hakkını vermediğin için o yenilgi sana geldi. Hangi konularda gereğinin yapmadığını bir kez daha gözden geçirmelisin.
-          Bunun yanı sıra çok da çalışmak gerekir değil mi?
-          Her koşulda ve en yüksek tempo ile hiçbir şey sana yük gelmeden hem de yenik biri olduğunu unutmadan başını öne eğip çalışmalısın. Çevrende kimsenin kalıp kalmadığına aldırmadan.
 
......
 
- Devamı olan öyküler adlı romandan..
 
Ekrem Pehlivan
Tasarımcı Danışman