Google

« Önceki |

28/9/2008

Sol gökten zembille inmez! Küllerinden de yeniden yaratılamaz.



Özdemir İnce düşüncelerine önem verdiğim bir insandır. Son dönemde sol için açılım olmayı hedefleyen yazıları çıktı. Bunlardan 27 eylül 2008 Hürriyet’te yer alan yazısına düşüncelerime temel olması açısından bir cevap yazmayı gerekli buldum.

 

Numaralı ve kalın yazılmış bölümler Özdemir İnce’ya ait,


SON yazıların küçük bir özetini yapalım:


1. İnsanın gövdesinde sol bilinç salgılayan bir salgı bezi yoktur!

 

- Doğru, başka hiçbir bilinci salgılayan salgı bezi de yoktur. Faşizm, komünizm vb bilinçler de sonradan kazanılır. Bir istisna, kişinin yaşam deneyimi ve genlerinde bulunan kişisellik mekanizmaları onun düşüncelerini seçmesinde ve yaşamasında zemin olur. Bunun da yansımasında şöyle bir sonuç (sosyolojik araştırmayla kesinleşmiş değil) ortaya çıkarılabilir. Çok güzel (film yıldızı, manken, fotomodel) güzelliğinde bir kadın asla solcu, sağcı, dinci, radikal faşist olamaz. Çünkü o güzel beden ona bu tür seçimlerin deneyimleri yerine başka deneyimler yaşatır. Çok yakışıklı ve güzel bulunan erkekler için de aynı şeyleri ağırlıkla söyleyebiliriz.

 

- Çok güzel kadından işçi de olmaz. Sabah işe gidiş saatlerinde servis araçlarına ve toplu taşıma araçlarına bakın, manken veya film yıldızı güzelliğinde kadın hele erken saatlerde işe giderken veya dışarıda göremezsiniz.

 

- Bu nedenle sol bilinç arıların dünyasından örnekle aslında “işçi arılar” arasında yaygınlaşması umulan bilinçtir. (ne kadar işçi, o kadar köfte). Köylülük, küçük burjuva, entelektüeller ve aydınlar işlerine geldiği sürece, kendilerine rant getirdiği sürece “sol” bilincin içindeymiş gibi davranırlar. Sol bilinç “işçiler” içindir, emekleri gibi zaman zaman onu da satılığa çıkardıkları, sattıkları olur. Örnek için bakınız sözlükte: Sendika ağaları.

 

2. Toplumsal bilinç vahiy ya da ilham yoluyla kazanılmaz; toplumsal bilinç somut sınıf mücadelelerinde ortaya çıkar!

 

- Somut sınıf mücadelesinde ortaya çıkan bilinç, toplumsal yaşamın siyaset merkezde olmak üzere ilgili alanlarından doğar ve onları etkiler. Sınıf mücadelesinden, kadınların nasıl daha güzel insan olacakları, sanat, estetik gibi bir bilinç tabi ki çıkmaz. Sınıf mücadelesi işçilerin patronlara karşı verdiği bir mücadeledir. Bu doğru. İşçiler de patronlar da bu mücadelede müttefik sayısını artırarak kendilerini güçlendirmeye çalışırlar. Köylüler, gençlik ve diğer toplumsal gruplar bu mücadelede patronlar ve işçiler tarafından zaman zaman kullanılırlar.

- Patronlar da işçiler de bu mücadelenin en önemli mücadele ve olmazsa olmaz olduğu yönünde propaganda yaparlar. (Sanayi devriminin olduğu dönemlerde kısmen doğruydu ama bu günümüzde tek ve önemli mücadele olmaktan çıkmıştır.

- Sınıf, günümüzde tanımlı olmaktan çıkmıştır. İşçi Sınıfı kimdir? Alanı nereye kadardır? Kimler buna dahildir? Bu soruların günümüzde cevabı yoktur ve artık olmayacaktır. Homojen bir işçi sınıfının oluşmasını bekleyenler seferleri kaldırılmış istasyonda tren bekleyenlere benzer.

- Patronlar ve burjuvazi içinde homojen bir tanım artık yapılamaz. Microsoft patronu nasıl bir patrondur? Nasıl bir burjuvazidir? Bunu tartışamazsınız. Onun fabrikaları, hammaddeleri ve klasik üretim kuralları yoktur. Çok kazanan çalışanları, ofisleri vb yeni yönetim sistemleri ile donatılmış şirketleri vardır.



3. Toplumun önemli bir bölümü solu özümseyip benimsemeden ne demokrasi bilinci ne de demokratik düzen ortaya çıkar!

 

- İşçileri hala toplumun en önemli toplumsal kesimi imiş gibi göstermeye çalışmak nafile çabadır. Tarihin sadece kısa bir bölümünde işçiler toplumun dönüşüme ve kazancı için önemliydi o kadar. Tıpkı köylülerin bir dönem olması gibi. Bugün işçiler de köylüler de önemli oldukları tarihsel momenti kaçırmışlardır. Şu an bilgi ve bilişimin ve bununla uğraşanların önemli olduğu bir dönem yaşıyoruz. Gelecekte işçilerin nasıl var olacağı konusunda sadece öngörülerde bulunabiliriz.


- Sol denilen kavram yerine açıklık, hoşgörü ve biraradalık desek bu tanım geçerli ve evrensel olabilirdi. Sol, herkes tarafından bilinmek ve anlaşılmak zorunda değildir artık. (Felsefeciler, tarihçiler, toplumsal bilimciler vb hariç)

- Ayrıca demokrasi denilen yönetim sisteminin de en doğru, gerekli ve vazgeçilmez olduğu konusunda mesafeli olmak gerekir. Demokrasinin özellikle çoğunluk diktatörlüğüne dönüşme tehlikesi ve buna ulaştığı durumlar özgürlük, açıklık ve insan yaşamı için en tehlikeli durumlardır. Çoğunluk diktasi ihtimali olan demokrasi yerine açıklık, hoşgörü ve bir arada olma temelinde olan “Açık Yönetim Sistemleri” ni gelecekte görebiliriz. Demokrasi batının halklarını uyuşturduğu işlerine geldiği zaman yasakladığı, ezdiği basıladığı bir sistemin adıdır.

- Yeni dönem demokrasi ve toplum bilinci hedefleri için geride kalan hedefler ve dünü tanımlamak yerine insanların sürü yerine birey, toplumların haritaları sadece adres tanımlarından ibaret tuttukları bir coğrafya, üretimin ve girişimin serbest, inancın kişileştiği, bireyselleştiği ruhbanlık düzeyinde din örgütlenmelerinin olmadığı, endüstrileşmediği bir serbest inanç ve özgürlük dönemi özleyebiliriz.



4. Solun doğal müşterisi, doğal destekçisi işçi sınıfıdır. Ayrıca kısmen küçük burjuvazi, topraksız ve emeği ile geçinen köylülerdir; kronik işsizlerdir; mevsimlik işçilerdir; devlet memuru ücret merdiveninde en alt sıralarda yer alanlardır! Organik aydınlar, entelektüeller, yazarlar, sanatçılar ve akademisyenlerdir! Veee laik burjuvazidir!

 

- Yukarıdaki nedene bakarsa “sol” diya tanımlanan bir görüşün oyları binde bilmem kaç olması sn derece doğaldır. Türkiye, özellikleri nedeniyle de kendini işçi olarak tanımlayan birilerinin olmadığı bir ülkedir. Kime sorsanız işçiliği geçici olarak yapar. Herkes bir an önce sermaye biriktirerek kendi işini kurma hedefinde olan potansiyel patronlardır. Siz bu insanlara patronlarla bir savaş –günümüzde gerekli de değil- önerdiğinizde o bu savaşı kendine karşı yapılmış görür.

- Bu nedenle Türkiye’de işçi sınıfına ait hiçbir toplumsal zemin oturamaz, böyle bir “sol” düşüncenin zeminine iktidar mücadelesi kondurulamaz. Bu tanımla kurulan partiler iktidar mücadelesi veremez. İktidar olamaz. Nal toplarlar. Sol, bitmiş bir ütopya ve rüyadır. Toplumsal bilimciler, toplumu değiştirmekle kendini mükellef görenler tez yeni çözüm ve söylemlere yönelmelidirler.

- Özellikle “küçük burjuva” diye işçiler ve bu görüşte olanlar tarafından küçümsenen öğrenciler tez elden düşüncelerini işçilerin kuyruklarından çekip kendi özgür hedefleri peşinde koşmalılar. Yaşadıkları her şey yeterince kanlı, gereksiz ve anlamsız oldu. Yeterince oyuncak oldular. Onlar artık kendi tanımları ile gelecekteki özgür dünyanın dinamizmi olmalılar.



5. Dünyanın işlerinde tarikatın önderliğini kabul etmeyenler ve dini dogmaları referans almayanlardır.

 

- tarikat sadece dini düşüncelerde oluşmamıştır. İdeolojik dogmalara saplananların tümü tarikata benzer örgütlenmeler içinde olmuştur. Solun örgütü ile tarikat iki karşıt uç olarak neredeyse ikizlerdir. Bu nedenle tarikatlara, sürü olmaya modernlik bağlamında karşı çıkmak için solun “tarikatçılık” benzeri örgütlenmesine de karşı çıkmak gerekir.

- Günümüz özgür irade ve açıklığın günüdür. Bireyler sürüye ait olmaktan ço kendi ayakları üzerinde durmayı bir yaşam biçimi haline getirmektedirler. Onca yıl imam hatip okuyan birinin bile sürüye katılma garantisi yoktur.



6. Genç kuşaklardır!

 

- Genç kuşakların ateşini yeniden dünün hedeflerine döndürmeniz neredeyse imkansızdır. Gençlik birey olmanın tadına her geçen gün varmaktadır. Özellikle müzik ve de rock müzik bu özgürlüğün en önemli sembolüdür. Bu nedenle büyük toplumsal hedefler düşünenler eskiden olduğu gibi gençleri bu işlerde kullanamayacaklardır. Onların kendileri için hedefleri ve yaşama biçimleri vardır.

6/4/2008

Türk olmanın karşı konulmaz, kaçınılmaz dinamizmi.

 

- Dönüşmek, değişmek, bir bağlamdan diğerine geçmek, çember atlamak, sınıf atlamak farklı görünen alanlardan seçtiğim bu kavramların ortak bir yanı var, farkedebiliyor musun?

- Farklı yanlarını görebiliyorum ama ortak yan dedin ya pek çıkaramadım.

- Bütün bu oluşu tanımlayan durumların birinci ortak yanı eylemin, kendi yasası içerisinde bir birikim döneminin geçmesi gereği, ikincisi de bu dönemin sonunda oluşun bir patlama, şiddetli bir dönüşüme ulaşması.

- Her oluş için bir kuluçka dönemi mi geçmesi gerektiğini söylüyorsun?

- Tam değil, oluşun –doğal olan veya olmayan- bir sonraki adımı için mutlaka kritik bir kütleye –oluş her ne ise- ulaşması gerekiyor.

- Kritik kütle, kütle deyince bir madde kastetmedin değil mi?

- Bu madde anlamında bir kütle değil, bir oluşun seyrindeki aşamada bir sonrakine bağlama geçebilir, geriye dönebilir veya yerinde sayabilir.

- Bu her birikimin, her kritik kütleye ulaşmanın ilerleme olmaması anlamına geliyor yani, öyle mi?

- Bir anlamda öyle, zaten ilerleme bizim kendi durumumuza dayanarak tanımladığımız bir olgu, bu oluşun her objesi için sonsuz seçenekte ileri, geri veya yerinde sayma olarak tanım konabilir.

- İlerleme diyebilmemiz için ne olması gerekli o zaman?

- Bir ilerlemeden söz edebilmek için bir nokta, bir hat, bir seviye belirlemek gerekir. Bunu belirlediğin zaman ise bunu belirleyen "egemen" sen oluyorsun. İlerleme veya gerileme senin tanımların içindeki bir değere dönüşüyor.

- O zaman toplumlar ve insanlar için söylediğimiz ilerleme, gerileme, ilericilik, gericilik tanımı boş şeyler mi yani?

- Değil, aslında gelişmenin seyri içerisinde hedefler koyarak o bağlam için bir tanımlama yapılabilir, önemli olan bu hedeflerin mutlak olduklarına dair inancın güçlenmemesi.

- Güçlendiği zaman baskıcı ve egemen mi oluyoruz demek istiyorsun?

- Tamda öyle. Bugün oluşun bu bağlamında koyduğun hedef ileride bir nokta olabilirken, gelişmenin seyri içinde hedef geriyi de ifade edebiliyor.

- Her şeyin değişim içinde olduğu gerçeğini oluşa yansıtmak yani, mutlak ve daim olandan uzak durmak.

- Uzak, yakın bizim uydurduğumuz ama işimizi kolaylaştıran şeyler. Bu kavramlarda her şey gibi göreceli yani.

- Böyle düşünmek bir süre sonra belirsizliği bir felsefe haline getirmek olmuyor mu?

- Belirsizliği bir amaç haline alırsan tehlikeli tabi ama belirsizlik denen şeyi de bizim uydurduğumuzu bilerek bu durumu aşabilirsin.

- Bu kadar şeyi boşa anlatmadın, nereye getireceksin konuyu merak ediyorum.

- Haklısın bir yere gidiyoruz, sezgini beğendim.

- Kafam karışacak yine ama olsun, belirsizliği de yönetebilmeyi ondan dinamizm çıkarmayı öğrenmeye başladım.

- Belirsizlikten dinamizm çıkarmak, bu tanımı tuttum, güzel bir katkı yaptın literatüre.

- Yok canım daha neler, sen taşları koydun bende peyniri bulan fare misali gidip onu buldum.

- Bunu görebilecek bir çemberde olmasaydın taşları değil ışıldaklar koysaydım yine de bulamayabilirdin. Bu nedenle melekelerini hafife alma, herkeste de aynı görme zenginliği olduğunu düşünme.

- Kendimi önemsememeye çalışıyorum, sense egomu okşayacak şeyler söylüyorsun.

- Egona söyle, biraz dursun durduğu yerde, daha bir şey görmedi.

- Yandık desene.

- Bu anı anlamamızı sağlayan en önemli işaretler neler sence, hiç düşündün mü?

- Bilmem, bilim, zenginlik, farkındalık gibi mi?

- Benzer birçok şey bireysel ve toplumsal bağlamın aynı zamanda elemanları olabilir. Örneğin zenginlik veya varlık sahibi olmak bireysel bağlamda gelişmenin garantisi olmayabilir veya yoksulluk gelişmeyi düşünüldüğünün tersine fırlatabilir. Bunun yanı sıra bir topluluğa veya topluma olan aidiyet duygusu içinde aynı şeyleri söyleyebiliriz.

- Bu belirsizlik öldürecek beni, ama zengin ölmeyi tercih ederim ve çok özgür bir toplumda.

- Çok şey istediğinin farkındasın değil mi? Kullandığın kelimelerin her birini insanlık tarihi boyunca ne anlama geldiğini tartışanlar var.

- Hiç mi keyifli bir şey düşünemeyeceğim. Mesela, bu topraklarda mis gibi yaşamanın keyfini çıkaramayacak mıyım?

- “Belirsizliğin dinamizmi”nin anavatanına hoş geldin.

- Anavatan mı?

- Göçebelik, belirsizliği en üst biçimde gelişime dönüştüren bir yaşam biçimi, yaşarken, ölürken, eğlenirken aidiyet hissinden uzak bir birey ve yalnızlık ama aynı zamanda bir özgürlük içindedir.

- Bir anlamda keşifçilik yani, batıda bu bireysel bir çözüme dönüşmüş.

- Aynen, bu tür kökenden gelen topluluklar gelişmeyi hızlı, etkili ve esnek olarak yaşarlar ve çevrelerindeki her şeyden yeterince uzak durmayı becerebilirler.

- Bunun konuştuklarımızla ilgisi?

- Günümüzde çok konuşulan konu var ya, bir topluluğa üye olmak onun kriterlerini alıp kendi kriterlerin olarak benimsemek, ben bu konuda yeni açılımlara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

- Nasıl yani? Üye olursak toplumumuz zenginleşecek, modernleşecek ne bileyim bir çok şey daha iyi olacak .

- Bu söylediklerin varsayımlar ve başkaları tarafından belirlenenler. Senin duyguların ne, bunu hiç düşündün mü?

- Bana soğuk ve gerzek kurallar gibi geliyor bazıları ve de anlamsız, hani zenginlik falan deniyor ama ben o toplumlardaki insanlar kadar makinalaşmış insan, hukuk ve yaşam istemiyorum aslında.

- Aslında bu yolculukta her şey kötü de olmayabilir ama ilginç olan başlangıç noktasında belirlenen varsayımlar. Mesela bu topluluk üyelerinin bizim toplumumuzu bütün olarak geride görme ve değiştirme ihtiyacı içinde hissetmeleri. Yapılan müzakerelerin özelliğine dikkat edersen değerlerimizi belirlemeden çok onların değerlerine dönüşme ve uyum sağlama yaklaşımı içinde olması. Bir anlamda bizim geçmişte “manda” diye tanımlayabileceğimiz dönüşüm zorunlulukları içermesi.

- Kendilerini zengin, gelişmiş ve evrensel hukuk düzenine sahip olarak varsaymalarından dolayı baskın durumdalar, bu aslında benim de kafamı karıştırıyor.

- Bu toplumsal bir direnişle karşılanıyor zaten benim halkım oluşan bu adaletsiz yaklaşımın farkında ama zenginlik ödülüne de hayır diyemiyor –sanki üye olursak daim zengin olma garantisi varmış gibi- bu nedenle de her tür etkiye açık bir halde belirsizliğin başka aşamalarını bekliyor.

- Bugün bu yaklaşım karşımıza çıktığına göre bu konuda akil insanlar, aydınlar ve toplumda önde gelen siyasetçiler neden açık tartışma ve anlatımlarla toplumu bilgilendirmiyorlar.

- İlginç olan toplumun aydın kesimi denen bölümü çok daha fazla şekilde halkını “öteki”leştirmiş durumda. Bunu hissedenler de onların söylediklerinin içindeki doğruları bile daha düşünmeden reddediyor.

- Böylelikle de toplum karşısında yalanı ve inançları ile oynamayı bir yaşam biçimi haline getirmiş olanlar toplumu söylemleri ile etkileyip organize olabiliyorlar.

- Aslında bundan tam emin değilim. Toplum sağduyusu denen bir şey var bu topraklarda. Örneğin bir süre önce seçip iktidar yaptığı veya buna aday yaptığı bir parti veya grup birden sıfıra inebiliyor.

- Tabi bu her zaman garanti değil.

- Kesinlikle. Yerleşiklik yapımıza işledikçe yerleşikliğin getirdiği entrika yaşamımızın bir parçası haline geliyor. Kendi değerlerinden ve yaşamından koparılmış ve elle beslenen bir aslana dönüşüyor hemen.

- Peki, görünen, açık olan şeylerde var. Bu topluluk ülkeleri bize göre çok daha zengin, yaşamlarında hukuku daha çok uyguluyorlar vb. Bunlar artı getirmez mi?

- Bunların böyle olduğu bir varsayım. Bunun böyle olup olmadığını bilmiyoruz. Bir de bizim geleneklerimiz, devlet deneyimimiz bu tür şeyleri reddediyor biz tabi olarak yaşamayı öğrenememişiz ki. Bunu zorlamanın bir anlam var mı? Ayrıca onların zengin olduğu dün doğru olabilir ama bugün varlıklarını ipotek etmiş son demlerini yaşıyor da olabilirler.

- Bir çok veri aslında bunu işaret ediyor. Üretim bugün tek başına zenginlik garantisi değil.

- Kısacası biz yedeklenmeyi, güdülmeyi, tiranlığı pek sevmeyiz, genlerimizdeki her şeye aykırı. Bu korku ve ürkeklik arttıkça yerimizi de değiştiremediğimizi için benim korkum bu toplumun “inanç” tüccarlarının eline düşmesi. Bu, bugünün bağlamını tümüyle değiştirip bir başka bağlama sokabilir. İran’ı görüyorsun, Şah’ı eleştiriyorduk demokrasi ve özgürlükler için şimdi ise o dönem bile mumla aranıyor daha ne akdar sürecek bu karanlık o bile bilinmiyor.

- Umut yok mu peki?

- Umut, bu topluluğun her hücresine işlemiş en büyük zenginliği. Bu zenginliği olmayanların imrenip üzerine çullandıkları da bu olsa gerek. Türk olmayı başka her yönünden ayırıp bu yönüyle çok seviyorum. Orta Asya’dan, Makedonya’ya kadar geniş bir alanda bu ruhu hala hissedebilmek bu dönem beni en çok etkileyen, motive eden şey.

- Bu etnik kökenine bakmadan hissedilmiş en güzel topluluk duygusu “Türk” olmayı bütün başka anlamlarından uzaklaştırıp sadeleştiriyor, güzelleştiriyor, biraz göçebe haline getiriyor ruhumu ama olsun. bu toprakların her şeyini seviyor olmamı şimdi daha iyi anlıyorum.

 

http://www.kamca.org/

2/4/2008

Gereksizlik bağlamı. Hukuk, hukuksuzluğun egemenlerce kurallara

 

- Ne yana çekersen çek.. Bir ucu diğerine değiyor..

- Ne demek şimdi bu?

- Gökyüzünü bir şişeye sığdırman mümkün mü?

- Sığar mı? Tabii ki sığmaz.

- Bir parçasını alır bir şişeye koyarsın, bütünün özelliklerini taşır ama bütün gökyüzü değildir.

- Bunun hukukla ne ilgisi var?

- Hukuk ne zaman ortaya çıktı? Ne dersin?

- Bilmem. Hiç düşünmedim.

- İki kişi ıssız bir adada kalsa aralarındaki ilişkileri birtakım kurallara göre yürütmeleri gerekir mi sence ve bu kurallara hukuk denebilir mi?

- Çok zor sorular bunlar nereye varmak istiyorsun?

- İki kişiden birisi erkek birisi kadın ise aralarındaki ilişkileri yürütmek için bir hukuka ihtiyaçları olur mu dersin?

- Bu daha da karmaşık oldu. Biraz açmayı denesen söylediklerini.

- Bir kuralın hukuk kuralı olabilmesi için ortada yeterince tarafın olması gerekir. Issız ada örneğinde adaya düşen iki kişi ise aralarındaki ilişkide bir hukuktan söz edilemez.

- Anlamadım, hukuk onların zaten bildiği kurallar değil midir?

- Kuralları biliyor olmaları orada hukuk olduğunu göstermez. Bu nedenle de kişilerin yapmış oldukları davranışlarının sorumlulukları sadece kendilerine ait bir değerdir, vicdani bir değer. Biri diğerini öldürse bile.

- Hukuk ne zaman ortaya çıkar peki?

- Bir gün ıssız adaya başkaları geldiği ve onlar anlaşmazlıklarını veya olanları gelenlere anlattıkları zaman. Anlatan biri yoksa yaşanılan şeylerin hukuka uygunluğu tartışılmaz.

- Hukuk olanlarla değil, olanların anlatım ve yorumlarıyla ilgili yani.

- Kesinlikle. Bu nedenle hukuk bir konuya getirilen yorum demektir o anın, öncekilere ve kitapta yazılanlara göre kıyaslanmasından ortaya çıkar. Tabi ki bir de kıyaslayanın gücüne bağlıdır.

- Güç deyince şimdi konu başka bir yerlere gidecek.

- Nerelere örneğin? Gitmesinde bir sakınca var mı? Hukuk egemen olanın yürütme biçimini destekler ve ona hizmet eder. Bu nedenle mutlak olan bir hukuk yoktur, bu nedenle de evrensel ve daim bir hukuk yoktur.

- Bütün kanunlar kurallar, gereksiz şeyler mi peki?

- Gereksizlik başka bir bağlam. Gereklilikleri yine ortaya çıkan örgütlenme biçimine bağlı olmuş, güç varsa ve hüküm sürüyorsa hukuk her zaman gücü ve egemeni koruyan kurallara dönüşüvermiş hemen.

- Güç uygulayanlar, yaptıklarını haklı çıkarmak için oynamışlar yani kurallarla.

- Sadece oynamak değil aynı zamanda yaratıcısı olmuşlar.

- Evrensel hukuk denilen kurallar bütünü aldatmacadan ibaret öyle mi?

- Ne görüyorsun? Tanrıların bile uzak durduğu bir konu olmuş hukuk biliyor musun? Yazıldığı anda eskimekteymiş çünkü. Bu nedenle de en çetrefilli yaşam bilmeceleri haline dönüşmüş, coğrafyalara göre değişmiş ve zamana göre.

- Çocuğu birisi tarafından öldürülmüş bir annenin bakış açısından hukuk ile, katilin bakış açısından ve yakınlarının bakış açısından hukuk nasıl evrensel ve tek olabilir ki?

- İnsanların ilişkilerini düzenleyen kuralara gerek yok mu diyorsun?

- Her ne yaratılıyorsa kaos işin içinde diyorum. Bu nedenle de okullar, kitaplar kurallar hep kaosa göre düzenlenmiş, normal durum uygulamaları yok. Hammurabi kanunlarını yazmış ta başı göğe mi ermiş, sonsuzluğa mı ulaşmış?

- Hukuksuzluk asıl kaos olan değil mi?

- O veya bu kaosu seçmenin seçimin açısından bir önemi yoktur. Bu nedenle seçimlerinin de önemi yok. Bulunduğun an ve çembere uygun deneyim senin için kaçınılmaz olandır.

- Aslında korku hep ve muktedir olan. Korkmamak için en yakın güç ve onun kurallarına yaslanıyoruz kısacası.

- Güç ve onun kuralları, egemen olan yani..

- Egemen olmayı belirleyen ne peki?

- Zamana göre değişkenlik gösteriyor. Egemenlik, çoğu zaman üretim ve son yüzyılda da dağıtımda söz sahibi olanın elinde.. Bir de yeniçağda egemen olan öyle elle tarif edilebilir bir yerde değil, dağınık enerjilerin oluşturduğu muazzam bir egemenlik örtüsü.

- Hukuk bu egemenliğin çarkları mı yani?

- Tam tamına, egemenlik sorgulanmaya başlandığında hukukun hatırlatılması o yüzden. Hukuk ne zaman önem kazanmışsa, egemen olanın baskısı en had safhadadır, yoksa hukuk neden gereksin ki?

- Bilinen ve tanınan bir çarklar bütünü mü yani sistem?

- Devlet, en görünmez çarklarıyla birlikte en önemli egemen güç. Çarklar kimin elindeyse devlet te onun egemenliğine girmiş. Yakın uzak zaman hep öyle olmuş bu.

- Özgürlük, uzakta bir hayal mi yoksa?

- Özgürlük, hissettiğin şeyden ötede bir yerde değildir. Zaten, gücü almak için ona yaklaşmak ve içine girmek zorundasın, içine girdiğin zaman da özgürlüğün güce teslim olmuş demektir.

- Ne yana çekersen çek.. Bir ucu diğerine değiyor.. Başlangıçta ne demek istediğini anladım şimdi.

- Evet, özgürlük savaşına girmek için güce ihtiyacın var. Gücü elde ettiğin zamanda egemen oluyorsun. Seçim ve özgürlük, bütün mesele bu..

- Diğer yanda güçten uzak durup özgürlüğü seçmek pasif ve edilgenlik değil mi?

- Kim bilir? Özgürlük teraziye konup ölçülebilir bir şey değil ki. Egemenler aynı zamanda özgürlüğü tanımlayanlar da. Şu anda onların özgürlük tanımları içinde oluşunu yaşıyorsun, kendi özgür iraden uykuda. Sen kendin özgürlük için ne düşündüğünü hissettin mi? Egemen olan sensin, içindeki diğer sen, kendinle ilişkinde. kendine hakim olmadan egemen olmak mı? Yoksa özgür olmak mı?

- Bilmem. Özgürlük, hukuk.. Kafam karıştı şimdi.

1/3/2008

Modernizm yaklaşımı: Eskiyen değer demokrasi yerine "Açık Yöneti

 

- Son dönemdeki iletişim kıvraklıklarını izliyorum da!

- Ne varmış iletişimlerimde?

- Telaşlanma canım. Sadece çok etkili buluyor, hatta beğeniyorum.

- Çok anlamadım, ben ne yapıyorum da sen etkili buluyorsun?

- Dışa dönük ilişkilerinde iş olsun, diğer alanlar olsun dengeli ve sukunet görüyorum.

- İlginç, pek bi dengeli değilim ama nasıl baktığına bağlı belki.

- Konuşmaya başlayınca çok ta bahsedemiyor insan ama insanlara ve konulara yaklaşımın ve oluşan sorunları çözümleme tarzın pek görülür şekilde değil.

- Ne demek istediğini biraz anlamaya başladım. İletişim, gerek günlük yaşamda gerekse de iş ilişkilerimde bir atölye ve oyun haline getirdiğim deneyimler benim için.

- Senin için belki oyun gibi ama başkalarına baktığımda çok önemli farklar görüyorum, mesela demokratik değilsin ama adaletlisin, genel kuralları takmıyorsun ama seni izlediğimde genel kurallardan çok farklı kurallarını görüyorum.

- Bunu gözlemene sevindim. Önümüzdeki dönem senin kurallar olarak gördüğün iletişim alışkanlıklarını “ilkelilik” çerçevesinde ele alarak bir yaşam biçimi haline getirmeye çalışacağım.

- Bu sende zaten bir yaşam biçim ama..

- Doğru sadece bende değil birçok kişi farklı yollardan günümüz toplumsal iletişim gerekliliklerine ulaşmış durumda ama çoğunlukla bunu farkında değiller veya ne olduğundan haberleri yok.

- Kimler bunlar? Sen tanıyor musun?

- Belirgin özellikleri yok. Bütünüyle olmuş bir meyve gibi de düşünmemek lazım ama bu seviyeye gelmiş insanları anlayabiliyorum zaman zaman belki benimde bu konuda biraz daha zamana ihtiyacım var.

- Kendini hiçbir zaman yeterli ve açık görmemene çok şaşırıyorum.

- Bunu hep söylersin yeterlilik akıcı bir kavram sürekli dönüşüm halinde zaten ben yeterliliğe ulaşmak gibi de görmüyorum geçen süreci çünkü bu çaba aynı zamanda odaklanmada problemlere yol açıyor.

- Anlamaya çalışacağım bunu aşmak içinde anda kalmayı öneriyorsun ve “oynar başlık” prensibini.

- Evet, kısmen öyle devinimler ve algılarımıza gönderilen sinyaller o denli fazla ki durup yeterlilik kontrolü yaptığın an başka yetersizlikler yaşıyorsun bu nedenle yeterliliğe bir bağlam olarak yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum.

- Yeterliliğe bağlam olarak yaklaşmak mı?

- Evet. Bunu bir yemeğin lezzetine benzetebiliriz. Sen anlarsın bir yemeğin tarifi tek olsa bile başka kişilerce yapılmış yemeklerin lezzetleri aynı olur mu?

- Tabi ki olmaz bire çok etkene bağlı çünkü yemek yapmak.

- Lezzeti tanımladığımızda, onu yapmakla ilgili eylemlerin toplamının oluşturduğu bir bağlam çıkar karşımıza. Oysa yemek gelenekleri içinde bir ansiklopedide yer alış şekli yemeği olduğu gibi tanımlamaya yetmez.

- Buradan nereye ulaşacağını merak ettim.

- İlişkilere konu olan kurallar, adalet kavramlar, kanunlar ve toplumu oluşturan değerler belirlense bile uygulanmasındaki yerel bağlamlar tarafından zorunlu olarak değişirler ve farklı bağlamlara ulaşırlar.

- Her yiğidin yoğurt yiyişinin farklı olması gibi mi?

- Hem evet, hem hayır. İyi bir kanun yazmak, kural koymak veya bunları tek merkezden yönetmek günümüzün iletişim akışı içerisinde imkansız görünüyor.

- AB gibi topluluk fikirleri fiyasko o zaman.

- Başlangıcından beri fiyasko olan bir birlik o zaten. Yaşlı ve problemlerden bunalmış Avrupa’yı kurallarla eski gücünde tutacaklarına inananlar için geçici oluşmuş çözümler. Gerçek bir birlik hiçbir anlamda olmadı zaten üç büyük devletin kulübü gibi kullanıldı.

- Peki bize neden olağanüstü bir yaşam tarzı gibi görünüyor o zaman onlara uyum sağlamak için maddeler dolusu uyum çılgınlığı yaşıyoruz?

- Hazır olan şeyin kolaylığı ve “benim yemeğim daha lezzetlidir” diye insan doğası. Aslında geçmiş yüzyıllarda insanlık deneyimlerinin ortak amaç, kanun ve manifestolara dönüşmesi bir anlamda ilerlemenin de motorunu oluşturuyordu, bugün ise bu durum durgunluğa ve gericiliğe yol açıyor. Dünyanın her hangi bir yerinde o toplum için geçerli olan kanun veya kuralar başka toplumlara gelince başka bir şeye dönüşebiliyorlar.

- Bir anlamda yeni yüzyılın toplumsal felsefesinden söz ediyorsun yani?,

- Evet, yasalar, anayasalar, uyum yasaları tümü fasafiso haline gelecek. İnsanlar o denli hızlı etkileşim yaşıyorlar ki bu onlarda bulundukları coğrafyaya bağlı olarak farklı dönüşümler gerçekleştiriyor. Bazılarına özgürlük ateşi olan bir duygu bazı topluluklarda baskıcı sistemin aracı haline gelebiliyor.

- Demokrasi ve demokratik kurallar gibi mi yani?

- Evet, artık yirminci yüzyıl demokrasi anlayışı toplumları saran tutucu bir gaz bulutu haline geldi. Çoğulculuk olarak adlandırılan bu sistem çok çabuk biçimde renklerin kaybolmasına, tahakküme ve çoğunluğun diktatörlüğüne dönüşebiliyor. Faşist, komünist, radikal dinci herkes demokrasi kavramları üzerinde diledikleri oynamaları yaparak meşru görünebiliyorlar.

- Yeni bir demokrasi tanımından mı söz ediyoruz?

- Daha da ötesi içinde bulunduğumuz yüzyılda demokratik değerlerin yerine “açıklık” ve Demokrasinin yerini “Açık Yönetim” alması kaçınılmaz görünüyor.

- Bu konuda üzerinde düşünmem gerekli sanırım.

- Tabi, açıklık, birey özgürlüğü yeniçağın vazgeçilmez değerleri. Birey özgürlüklerinin oluşturacağı atmosferde gelişimin ve toplumsal dönüşümün motoru haline gelecek.

- Bana biraz zaman ver bunları değerlendirmek, sindirmek istiyorum.

- Tabii.. Yeniden konuştuğumuzda bunlardan ne kalır bakarız…

26/2/2008

Modernizm yaklaşımında yaşam, bizim dışımızda ve hep var…

Not: "Yaratcılık süreçlerinde farkındalık" konusunda hazırlamış olduğum programı www.kamca.org adresinde media playerdan (başka bir programa gerek olmadan) internet radyosu KamCa Radyoyu dinleyebilirsiniz...

 

Modernizmde, düşünsel yaşama etkileri itibariyle diyalektik, felsefe düşünceler arasında kadir kıymeti en çok sorgulanandır.

Bir döneme vurduğu damga nedeniyle diyalektik artık hatıralarda kalmaya mahkumdur. Marksist felsefenin yapı taşı olan diyalektik sonraları bir parti ve ideoloji seyrine çekilmiştir.

 


Akışın en doğal sonuçlarından mahrum kalmak için bundan daha iyi nedenler olamazdı. Diyalektik ve materyalizmin olmadığı bir felsefe düşünülemez. Sürecin tümünden bugüne gelindiğinde ise artık gerçekte felsefeler arasında bir ayrım kalmamıştır.

Günümüz, bütün düşünsel alanları içine alan yeni dünya ve yeni çağ felsefelerine dönüşme sürecindedir. Keskinlikler ve köşeler yerini yumuşaklığa birbirinin içine geçen çözümlere ulaşmıştır.

Bu bağlamda felsefi düşüncelerin yaşamımızdaki konsantre haline gelmiş hallerini anlamayabiliriz ama ortadaki çorbanın lezzetinde tümünün payı olduğu gerçeğini unutmamalıyız.

 

Diyalektik Materyalizm içindeki kavramlar itibariyle yeniçağ düşüncelerine önderlik etmeye ve içinde olmaya devam ediyor. Bunların en önemlisi olan karşıtların birliği "farkındalık" yaklaşımının bugün en çok ele aldığı felsefi konudur. Diyalektik Materyalizmin şanssızlığı, Marksist özellikle de Leninist söylemlerde zemin teşkil etmesi ve o söylemlerle aynı sanılmasındandır.

Bu, diyalektiğin o düşüncelerle özdeşleştirilmesi ve aynılaştırılmasına yol açmıştır. Kolaylıkla aynı kefeye koyma alışkanlığı olan bizler de bu düşüncelerin geçtiği her yerde, her platformda işi Diyalektik Materyalizme bağlamışız.

Gerçekten de belirtildiği gibi dönemine uygun tez, antitez, sentez aşamaları bu felsefi düşüncenin aşamalarını tanımlar ama karşıtların birliği yasasıyla da aslında tümünün tek ve bir olduğunu ve çatışmanın da ilerlemenin bir aracı olduğunu vaaz eder.

Bu günümüzün de düşünce ve farkındalık yapısına uygundur. Çatışmaları gelişmenin temeli olarak var saymak ve konunun hem içinde hem dışında olduğumuzun ayırdına vararak hem hem mantığını o sürece uygulamak durumundayız.

Her düşünce, daha ortaya atıldığı anda eskimiş olur. Bu nedenle de yeni çağ düşüncelerinin diyalektik materyalizmi aşması ve onu dönüştürmesi kaçınılmazdır. İşin ilginç yanı bunca yüklendiğiniz bu felsefi düşüncenin karşısına koyacak başka bir sistemli felsefe de bugüne kadar olamamış, yaşanamamıştır.

Felsefeyi "varoluş" geyiklerinin çerçevesinde, anlam çöplenmesi yapan grup, düşünce adamı ve sistemlerini saymazsak. Felsefe gereklilikleri okul ders programları içinde kalan topluma uzak bir şatoda yaşamaya devam etmektedir. Toplumsal ve bireysel sorunları çözmek ve üzerinde düşünmek isteyen her kişi bu şatonun yolunu tutmak, orada kendini ve düşüncelerini kabul ettirmek ve gerekli açılımları oradan almak zorundadır.

 

Günümüzde mutluluğu “Karşıtların birliği” kavramının dışında tek kutupluluk olarak alan ve “orta yolu bulmak, farklılıkları kabullenmek ve dünya üzerinde mümkün olduğu kadar insanı sevgi içinde var etme çabaları için giden bir yol olarak” tanımlayan bir yaklaşım biçimi temel düşünce yaklaşımı oalrak ele alınabilmektedir.

 

Bu yaklaşımı şu cümlelerle söylersek makul bulabilirim. "Orta yolunda var olduğunu bilmek, farklılıkların farkında olmak ama onları olduğu gibi kabullenmek, sevgiyi ilişkilerin tek yolu saymadan kabullenmek, bir insanı, olayı veya durumu sevme zorunluluğum olmadan bir arada yaşamayı göze almak.

 

Çatışmalardan kaçınmamak ama tek yol saymamak, evrenin özü olan yaratıcı gerilim ve çatışmayı gelişimin unsuru saymak ve yok olmak zorunda olan zayıflara ve zayıflıklara takılmamak."

Her şeyin içinde, her şey var.. bu nedenle onları iyi kötü, güzel, çirkin vb şeylere bölen düşünce sistematiğinin kolaylığından uzak durmak.

 

Sevgisizliğin içinde de sevgi varsa o zaman neden dünyayı sevgiyle sarmaya uğraşayım ki? Ben uğraşmadan da o bir şey ve şikayeti yok, üstelik mutlu. Onu o haliyle kabul hoşgörüsü gösteriyor, bir arada oluyor ve tüm oluşların her biçimini kapsıyor ve sarmalıyorum.

 

Ayrım gözetmiyorum, çünkü şer - hayır, güzel - çirkin, iyi - kötü bizlerce uydurulmuş şeyler.. gerçekte yok böyle bir şey.. Olanı izlemeye almak, gelişmelere göre davranmak ve anda olmak.. (Mükemmel insan tarifi) Bundan ne kadar bize düşer o da pek bilinemez.

 

Yaşam, bizim dışımızda ve hep var… geçici olan bizleriz ve daimi olan…

 

 

21/2/2008

Modernizm yaklaşımı açısından iki kişilik diyalog: Yüzleşme..

Herhangi bir yerde iki kişi arasında geçen diyalog. Bu diyalogdaki kişilerin cinsiyetlerini ve diyaloğun bu cinsiyetlere göre düzenlemesini düşünerek okumanızı tavsiye ederim.

 


Bir sabah, dışarıda kar yağıyor. Bir mesenger sohbeti…


- İyi haftalar

 

- Bugün iyi görünüyorsunuz.. Dinçç

-

- KaRDANdır

 

- Ben bugün romantik günündeyim, kar beni romantik yaptı, aşkı yaşamak istiyorum

 

- Pek inandırıcı gelmedi.. ama ifade etmen güzel

 

- Neden?

 

- Cevap yok.. tuzak soru.

 

- Kendin bul.

 

- Beni tanımadığınızı düşünüyorum yada kendimi ifade edemiyorum demek ki

 

- Her şey sende ve zihninde olup bitiyor.. gerçekle karşılaştığında ise kaçıyorsun, sen kendini kendinde tanımıyorsun..

 

- Gerçek ne peki

 

- Düşüncelerindeki kıvraklık.. zihninde kalıyor.. klasik inanç sistemi.. kadınlığını sorgulamak ve inançlarınla bağdaştırmakta çaresiz kalıyorsun.. aşkı yaşamak istiyorsun ama gerçekler le karşılaşınca.. dükkanı kapatıyor ve hayallere dönüyorsun, kadınların % 99 u gibi, katıldığın topluluk ve düşünce sistemlerinde de buna gerekçe aramakla geçiyor zamanın

 

- Demek ki gerçekten kapalı birisiyim size karşı, bunları düşündürtebiliyorsam

- Herkese karşı kapalısın.. geldiğin inanç sistemi gereği.. ama açık olduğuna da inandığın için bunları açık ettiğim bana düşman olma ihtimalin bile var.. kovana çomak soktuğum için

 

- Düşmanlık kavramı bende mevcut değil. Kendiyle yüzleşmeyi hedef alan birisi neden kızsın ki


- Kelimelere takılma.. Kızma, vb ile değiştir


- Size anarşist diyorlar ya, aslında ben kendi kendimin anarşisti olabiliyorum

 

- Bunlar hep senin zihninde.. Gerçekte senin anarşist olma ihtimalin ve olman imkansız

 

- Sonuçta ben beni tanımaya çalışıyorum.

 

- Sen çok iyi bir cemaat, topluluk üyesi olabilirsin.. bu konuda mükemmelsin yani ama birey olma ihtimalin çok zayıf

 

- vavv

 

- Yüzleşme, bu işte..

 

- Bugün bunları söyleyebildim çünkü aylardır toplantılara gelebildin, yoksa çok zordu bunları sana söylemek

 

- Eleştiriyi her zaman dikkate alırım, bu kötü yada iyi farketmez, kendime gelmem için bir aynadır bu

 

- Şu anki cevapların bile konunun özüne değil biçimine yöneldiğini gösteriyor.. hep aynı şeyleri tekrar, bu yazdıklarımı kaydet bence her sabah oku..

 

- Yazmama gerek var mı, sonuçta söylediklerinizi düşünebilirim

 

- Bunaltıcı biçimde biçimsele takılıyorsun.. Ne zaman öze ait bir şey duysan gerçekten kaçıp kendinden, ne kadar açık olduğundan söz ediyorsun, bu davranış cemaat üyeliği alışkanlıkları.. Zülfü yare dokunmamak yani, kıyılarda gezinmek ama kıl da kondurmamak, seçim ve yaşam senin

 

- Cemaat üyeliği konusunda da size katılmıyorum

 

- Sonuçta topluluk var diye ben var değilim ve orayı kendi seçimimle geliyorum

 

- Katılmayacağını biliyorum yeni bir şey değil, yine biçimsel gezilere başladın..

 

- Topluluk var diye varsın diyen oldu mu sana? Sen onu öyle algılamayı öne çıkardın bu bana sinirlenmeye başladıın anlamına geliyor. Keseceğim burada

 

- Yoo, kızmıyorum, biçimsel olmayan kısmı görmeye çalışıyorum

 

- En güzel şey senin yaşadıkların.. söylediklerim.. bana ait şeyler.. ama açığım.. kendimi eleştiriyorum.. yüzleşiyorum.. bunları duyunca doğru olmadığını görüyorum.. sen aşk falan yaşayamazsın.. mutlaka bir sebep bulur reele dönersin.. üzgünüm seni kırmak istemem. bu beyaz bir günde. .

 

- Her beyazın içinde bir karanlık vardır, bende ısrarla beni tanıyamadığınızı söylüyorum, görünenin birde görünmeyen yüzü gibi

 

- Israr ettiğin için zaten sorun, ama bu senin yaşamın

 

- Teşekkürler

 

- Bence sokağa inip beyazı avucuna al.. içinde yuvarlan.. bak bakalım siyah var mı içinde, o senin uydurman

 

- Sabah yapmıştım ama yine yaparım, sizi kırmam

 

- Yumuşak bir geçişle gerçeğe dönmeye çalışacağım.. ama çok derin.. anlamlı.. görünme ve anlaşılma çabası. .seni gündelik şeylerin tadından yoksun bırakır.. artık buna gerek yok yaşamın içine dal. .git biriyle aşk yaşa.. onunla yat kalk karlarda. .tadını özlemektense deneyimle.. onu ortaköy’e getir.. düşünerek aşk olmaz yaşayarak, riske girerek olur, her düşünce belirtildiğinde ben açığım, kendimle yüzleşiyorum, vb otomatik cevaplardan vazgeç, derinliğine ancak ondan sonra inilebilir..

 

- Seçici olduğum doğru,ama inanın bunları yapan birsiyim

 

- ok beni inandırmak zorunda değilsin.. Seçiciliğin yaşamı kendinden uzak tutmakta oyun olmasın.

 

- Ama kaliteye de önem veriyorum, kendi kaliteme

 

- Bu konuşmayı bir daha yapmayacağıma söz veriyorum, bu çok sıkıcı bir şey oldu, bende sıkıldım..

 

- Sizi sıktıysam özür dilerim

 

- Ben yazdıklarımdan sıkıldım…

16/2/2008

Gelecek bireysel özgürlük kalelerinin dayanışacağı olağanüstü gü

20 yüzyılın değerlerinden olan saydamlık veya şeffaflık bütün siyasi ve toplumsal düşüncelere damgasını vurmuştur. Rousseau'nun toplum sözleşmesi kuramında yer alan "genel irade" anlayışı da tıpkı şeffaflık gibi 20 yüzyılın dayatma ve eskimiş değerlerinden biridir.

 

 

Toplulukların ve cumhuriyetlerin genel bir iradeye dayanma ve bu ilkelere dayalı kaynaşmış bir topluluk olması gerektiği bugün geride kalmış geri bir fikirdir ve eninde sonunda nerede ve hangi koşulda yaşanırsa yaşansın sonu baskı ve tahakküme dönüşen bir yönetim anlayışı doğurur. Genel bir toplum iradesine ulaşma hedefli bir çaba buna karşı duranları tasfiyeye her zaman neden olmuştur.

 

21. Yüzyılın değeri saydamlık değil açıklıktır. Açıklık, toplumun her noktasını aydınlatma iddiasında olan saydamlığın tersine bazı noktaların gri, hafif karanlık ve hatta karanlık kalmasının ilerleme ve güven oluşumu için gerekli görür. (Özellikle bireysel özgürlükler ve yaşamı bağlamında) Böylece devlet ve baskıcılık yöntemlerinin bile ulaşamadığı bu bölgeler bireysel özgürlüğün kalelerine dönüşür.

 

Gelecek bu tür bireysel özgürlük kalelerinin birbirinden güç aldığı yüksek topluluk ve dayanışma duygularının oluşacağı olağanüstü güzel ve özgür bir dünyadır.

 

Bu bireysel özgürlük kalelerinde toplumsal yapıya aykırı şeyler olacakmış, dejenerelik hakim olacakmış korkusu 20. yüzyılın korkusudur. Bu korkudan korkarak yapılan baskı yöntemleri 20 yüzyılın demokrasi ve saydamlık adına yapılan baskı yönetimlerinin de öyküsü niteliğindedir.

Avrupa'nın ve Amerika'nın demokrasi adı altında toplum üstünde kurduğu baskıcı ve yok edici yöntemleri "karanlıkta bir şey bırakmamak, saydamlık" adı altında bireyin bütün haklarını ve özgürlüklerini yok edici bir devlet baskısına dönüştürmesi bir özgürlük paradoksu oluşturmaktadır.

Yeni bir düşünce geliştirmek yerine ileri düzeyde denilen ulusların geldiği yere ve kaosa bakarak "modernizm" ve "modernliğin" de bu olduğu fikrine ulaşmak kolaycılık olabilir ama gerçekleri yansıtmaz.

 

Bugünün modernizm yaklaşımı bireyin tümüyle özgürleşmesi ve açıklık esasına dayanır.

Modernliğin 20. yüzyılın sonunda o etiketi taşıyan uluslar TARAFINDAN totaliter rejimlere dönüştüğü gerçeği doğrudur. Bu konuda Türk aydınlanmasında da bir kafa karışıklığının olması bu geçiş dönemi nedeniyle olabilir.

 

21. Yüzyıl aydınlanmasının üç ana tema üzerinde ağırlık kazanacağını düşünüyorum. Biraradalık, Hoşgörü ve Kapsayıcılık. Bu tanımların oluşturduğu ve günümüz inanç ve yaşama biçimine uyumlu hale gelen "Modernizm " anlayışını da bu değerleri kapsayan bir üst çatı olarak değerlendirebiliriz.

Krizde olan "Modernizm" ve "Modernite" değil 20. yüzyıl gerçekliğinde bu tanımı almış düşünce, felsefe ve yönetim yaklaşımlarıdır. Din temelli yönetim yaklaşımı krizde olan bu yapıya karşı önemli ilerlemeler sağlamıştır ve sağlamaya devam edecektir çünkü başta batı olmak üzere 20 yüzyılın ileri tanımına giren toplumlar bir dönüşüm, ilerleme ve 21. yüzyılı kavrayan düşünsel, felsefi yaklaşımlar getirememişlerdir.

 

Bu da toplumla sürekli mücadele halinde olan düşüncelerin, geçici zaferlerine yol açmıştır.

Saydamlığın belirlemediği veya hedef alınmadığı hiç bir devrim 20. yüzyılda olmamıştır. Türk devriminin de bunu hedef alması ve geliştirmeye çalışması son derece doğaldır. 12 Eylül dönemi temsilcileri 1923 te gerçekleşen Türk devriminin değil onun karikatür haline getirilmiş "faşizan cumhuriyet kadrolarının" eseridir.

 

Baskı ve tehdit haline getirdiği temsili şey ne olursa olsun hedef aldığı şey bireysel özgürlüklerdir. Türk devriminin dinamizmini kaybederek gericileşmesi, baskıcı ve şekilci bir cumhuriyete dönüşmesi liderinin ölümünün hemen ardından devrimin önderliğini alan kadroların yetersizliğiyle başlamıştır.

 

Temel politikaları bile yürütme becerisi, kıvraklığından yoksun bu temsilciler köylülük ve din temelli düşünceler karşısında dayandıkları askeri seçeneği de arkalarına alarak toplum dinamiklerini geliştirmek yerine yasakçılığa dayanmışlardır.

 

Örgütlenmede ve hitabette usta din kökenli yönetim kadroları beceriksiz cumhuriyet kadrolarını her seçimde hallaç pamuğu gibi atmış, komik durumlara düşürmüştür. Bu nedenle "baskıcı, beceriksiz cumhuriyet kadrolarının" bu yenilgilerini Cumhuriyet ve "Modernizm"in yenilgisi olarak görmemek gerekir.

 

Din temelli yönetim yanlılarına karşı 21. yüzyılda yeni ve modern bir düşünce temelinde yeni bir dönemin başlayacağını düşünmek için de kahin olmayı gerektirmez. Çok kısa bir süre içinde zemini sağlam batı ve Amerika'da bu toparlanmaya, yenileşmeye ve "Modernizm" e katkı olacak gelişmeler olacak ve bugünün bireyi yok eden ve yerine "Topluluk iradesi" koyan devletler ve yöntemleri değişecektir.

 

Dinin durduğu yer her zaman aynıdır. Bugün gelinen noktada gelişen din değil (BUNUN MÜMKÜN OLMADIĞINI BİZZAT KENDİLERİ BİLİR) dine dayalı siyasi yönetim geliştirmek isteyenlerin taktikleridir. Hızlı öğrenen kendisinden önceki bütün baskıcı sistemlerin örgütlenme modellerini "örgütlenme modeli kodlarına" yükleyen, din oligarşisi "Modern" bir oluşum değildir.

Onu bugün kabul edilebilir durumda gösteren 20 yüzyılın aslında bugün terk edilmesi gereken değerlerine bağlı kalacağını beyan etmesindendir. Aynılık ve kafa karıştıran benzerlik buradadır. Terk edilmesi gereken 20 yüzyıl "saydamlığı", "topluluk iradesi" gibi yaklaşımlar din kökenli siyasal oluşumlarca kullanılınca toplumca batıcı yöntemler içinde bile görülebilmekte, algılanmaktadır.

Bugün "Modernizm" i oluşturan

  • biraradalık (din ve etnik kökeni ne olursa olsun insanların birarada bulunma, yaşama, yönetme hakkı),
  • hoşgörü (din kökenli olsun olmasın bütün düşüncelere yaşama, ifade ve gelişme hakkının tanınması,
  • kapsayıcılık (toplumu oluşturan bütün değerleri kavrayan, kapsayan bir anlayışın yönetim dahil her yere hakim olması)

din kökenli siyaset yapmayı amaçlayan toplulukların kabul edebileceği şeyler değildir.

Bu nedenle de din temelli yönetim yaklaşımlarını "günün modernliği içinde bile olsa değerlendirmek imkansızdır.

 

Siyasal ve toplumsal yaşamda çok kısa anlar genelleştirilip özgünlük teşkil etmezler. 70 lerde toplumun dinamizmi olmaya aday bir liderin kişisel yetersizlik, yönetim beceriksizliğini duygularıyla kapatan tutkulu bir insan olması yerlerde sürünen cumhuriyetin son dönem kadroları üzerindeki etiketleri artırmaktan ve güvensizliği geliştirmekten başka iş görmemiştir.

 

Bu yapıda temel bir felsefeye dayanmayan bir kişinin liderliğinde bir siyasetin geliştirme yapamayacağı çok kısa sürede anlaşılmıştır. Şansını bu şekilde kullanan bu düşünce temsilcileri de toplumda bir daha buna yakın bir kabul görmemişlerdir.

 

Günümüzde gelinen yerin kabulu elbette gereklidir. Başarı ve çözüm 20 yüzyılda kalmış değerlerin yanıp küllenmiş ateşinin yeniden canlandırılmasına çalışmak yerine 21. yüzyıl değerleri olan biraradalık, hoşgörü ve kapsayıcılık üzerine oturan yeni bir "Modern Yaşam Platfortmu" oluşturmak, sabretmek ve geleceğe güvenmek olabilir.

4/2/2008

Görme biçimlerinden modern yaşam çeşitlemelerine, inanç, vatanse

Modern yaşamı belirleyen en önemli özellik görme biçimlerindeki olağanüstü çeşitliliğin artmasıdır. Zamanın niceliksel olarak kısalması, nitelik olarak ise oluşumların aynı kalmasından dolayı her şey daha çabuk ve hızlı oluşuyor hissinin oluşmasına yol açmıştır.

 

 

Görme biçimleri herkeste yüksek olabilir. Bunun için bir sınır ve yaratıcılık gerekmemektedir. Biçimlerin birbirleri ile ilişkilendirilmelerinin ne şekilde olacağı bir yaratıcılık seviyesi sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Görme biçimleri algı olarak bilince yazılmakta, duygu ile işlenmektedir. İşlen şey bir başarı hikayesine, sefalete veya bir sanat eserine dönüşebilir. Bu kavramların tamamı görecelidir ve tümü de birey için gerekli, yararlı ve zorunludur. Yaşanan her şey herkesin andaki duruşunu geliştiren o anı anlamlandıran oluşlardır.

 

Kişilerde olduğu gibi toplumsal süreçlerde de görme biçimlerinin toplumsal algı olarak toplumsal kadere yazılmasına ve dönüşümlere yol açacaktır. Bugün düşüncelerin yansıması olarak ele alabileceğimiz duruşlar kişileri ana, geleceğe veya geçmişe ait kılmaktadır.

 

Toplumların gen deneyimlerine uygun düşen oluş biçimlerine uygun şeyler yaşaması kaçınılmaz görünmektedir. Mesele toplumsal oluşlara getireceğimiz analizlere öncelik sırasına göre duygu katmadan ele almaktır.

 

Modernlik kavramı “an” ile eşdeğerdir. “an” düşünülenin aksine ileri olandır. Kişisel ve toplumsal bilinç “genel” tanım olarak “an”dan bir anlamda geriden gelir. Bu nedenle “an”da kalmak, zamansızlık bir anlamda kişisel ve toplumsal anlamda ileride olmak demektir.

 

Bugün gelişen olay ve kavramları analiz edebilme ve duygusal olmama cesareti modernitenin kendisini oluşturur. Her anlamda geri ve dün, bugün olanlara dünün penceresinden ve mantık süzgecinden bakar.

 

Bugünü doğru analizlemek demek görme biçimlerindeki nicelik ve nitelik olarak artışını kabul etmek ama bütündeki resmin tamamını okumak anlamına gelir. Bunun anlamı doğru ve yanlış kavramından çok gereklilik kavramı öne çıkmasıdır.

 

Gereklilik kavramı kişisel ve toplumsal düzeyde yaşananların acı, tatlı, güzel, zor, kokutucu bütününün aslında aynı sonuçlara farklı araç ve yollar kullanarak ulaşma biçimleridir.

 

Gördüğünüz şeyler arttıkça korkmamanız gereken bir şey analiz ve kapsama gücünüzün de artacağına olan inancınızdır. Evren, kapsama gücü olmayana, görme gücü de vermeyecektir. Bütün bunlara rağmen “an” da olanlara karşı “gereğini yerine getirme” kavramı içerisinde bir tavır ve duruş sergilemek, iyilik, devrimcilik ve vatanseverlik olacaktır.

 

Gören, analiz eden ve duygularını katarak oluş, ürün yaratan, riske giren ve geleceği oluşturan kişi ve toplumlar inanmış, vatansever ve devrimcidir.

18/11/2007

Bütünün bir kısmını seçerek kurtarmak bütünü kurtarmak değildir.

Masanın çevresinde heyecanla konuşan on kişi aylardan bu yana Çarşamba günlerini bir araya gelerek geçiriyorlardı. Akşam boyunca konuşulanlar günlük yaşamın akışında her biri için aslında düşüncelerinde yerleşmiş konulardı. Bir arada olmak yine de orada bulunanlar için memnuniyet vericiydi. Bir soru bütün ezberi bozacak bir tuzak taşıyordu. Aslıhan “İkinci dünya savaşında bir rahibin, bir nazi subayı tarafından içinde çocuklar da bulunan yirmi kişi arasından onunu seçmeye zorlandığını ve seçilen on kişinin hayatlarının kurtulacağını, diğerlerinin ise o an, orada öldürüleceğini bu konuda biz olsaydık on kişiyi seçip seçmeyeceğimizi veya kimleri seçeceğimizi” sordu.

 

 

Soru tüyler ürperticiydi üstelik Nazi subayı kararlılığını ve söylediği şeyi yapacağını o anda yanına çağırdığı bir kız çocuğunun beynine doğrulttuğu silahı ateşleyerek göstermişti. Masada esen soğuk ve kasvetli havaya rağmen herkes düşüncelerini açık yüreklilikle belirtti. Başta kadınlar olmak üzere herkes kendilerince on kişinin seçilmesi gerektiğini en azından bu on kişinin kurtulmasının bir insanlık görevi olduğunu belirttiler.

 

Eğer on kişiyi seçmezde tümünün öldürülmesine neden olursak ömür boyu vicdan azabı çekebileceğimizi de eklemeyi unutmadılar. İlk analizde hiç te mantıksız görünmeyen bu kararda beni ikirciklendiren bir şey olduğunu anlamıştım. Soruyu ilk kez duyuyordum. Açıklamaların bugünkü duygusal değerler içinde yapılma özelliğini kaldırabilirsem ortada kurban edilen ve kurban edenin iki taraf değil üç taraf olduğunu görmekte gecikmedim.

Tam bu sırada Haluk değişik, çarpıcı ve ortalığı o an için karıştıran ezber bozucu bir yaklaşım geliştirdi. Bu beni de kurtaran, düşüncelerime cuk diye oturan bir çözümdü. İtiraf etmeliyim ki ben bu cümlelerle dillendiremezdim.

 

Haluk kısaca “Ben, on kişiyi seçmezdim. Beni buna zorlayan kurban edeni on kişiyi seçerek ödüllendirmek yerine seçmeyerek kendi seçimini yaşatmak durumunda bırakırdım” dedi.

Hemen itirazlar yükseldi. Nasıl olurdu? Elde imkan varken on kişiyi yaşatmak önemli değil miydi? İç tutarlılıkları olduğu sanılan bu yaklaşımlar anın duygusallığını içeriyordu. Gerçekte bütünün bir kısmını kurtarmak aslında bütünün kurtulması anlamına gelmiyordu. Bir başka konu da sürecin devamında bu denli vahşeti göze almış kurban edicinin diğer on kişiyi gerçekten öldürüp öldürmeyeceğiydi.

 

Rahibin o anki durumunu yeni gerekçelere göre analiz edersek yapabileceği üç şeyi görüyoruz. Birincisi ahlar vahlar, yalvarmalar içinde on kişiyi seçmek, ikincisi seçimi reddederek kurban edenin suçuna ortak olmamak, -bu durumda rahibinde hayatı tehlikesi ortaya çıkıyor- üçüncüsü kurban edene saldırarak bedeni riske girmek. Son seçenek rahibin bütün yaşamını, düşüncelerini ve hayata bakışını ele aldığımızda imkansız görünüyor.

 

Rahip, hayatı boyunca kötülüklere seyirci kalmaya programlanmış, bu konuda çoğunlukla da işbirliği yapmış. Bu sayede de toplumda ayrıcalıklı bir yer edinmiş. Bir anda bütün yaşamının deneyimlerini silerek o davranışı göstermesini bekleyemeyiz.

 

Kurban eden açısından durumu analiz ettiğimizde ise onun aslında grubun tümünü herhangi bir gerekçe ile öldürebileceğini görüyoruz bunu zaten her zaman yapıyor. Bu nedenle on kişiyi seçmek ona tanrısal bir güç kazandırıyor ve yaptığını onaylamak anlamına geliyor. Oysa hiç kimseyi seçmeyerek onu zaten yapacağı bir seçimle baş başa bırakmak bana daha anlamlı geliyor.

 

Bütün sosyolojik olaylarda buna benzer seçimleri yaşamımız boyunca görebiliyoruz. Sahile vurmuş bütün denizyıldızlarından bir kaçını denize atmış birini, onu onurlandırarak anlattığımız hikayesi aslında kişinin vicdanının rahatlatma, kendini sorumluluktan kurtarma hikayesidir ve gerçekliği yoktur. Orada gerçek olan denizyıldızlarının orada yaşadığı bütünsel sonucun evrende o an için olan en doğru şey olması nedeniyle olduğudur. Birkaç tane denizyıldızının geri denize atılmasının bütünün içinde bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bu nedenle de o anı olduğu gibi kabullenme cesareti aynı zamanda olgun insan olma sürecinin devamıdır.

O çemberde bulunmayan birinin, bu müdahaleleri kendi öz vicdanına yönelik verilmiş mesajlardır sadece. Durum, bireyin en az risk alarak kendi yaşamını güvenceye alması fikrinden ibarettir.

 

Yine konuya dönersek Rahip, toplumsal yaşamda berbat geleneklerin devamıdır aslında. Bütünsel olarak olayın geçtiği dönemin bütün soykırımın tanıklarıdır, orada bulunarak, ölülere, zulme uğrayanlara ve kurbanlara dua ederek destek verdiğini düşünmek aslında orada olan bütüne destek vermek anlamına gelir. İdama kaşı olan bir din adamı bir idamlık için dua etmeyi de reddetmeli, kurban edenleri idam ettikleri kişiyle aynı platformda bırakma cesaretini göstermelidir.

 

Bunun bir ütopya olduğunu biliyorum. Tarih, din kurumlarının her zaman güçlü ve iktidar olanın yanında olduğunu ve hiçbir zaman gerekli, geçerli bir direnişe katılmayarak kurumsal varlığını hep koruduğunu bize göstermektedir. Bu insani bir çözüm görünebilir. Kendisi ölümün tanrının elinden olduğuna inanan bir inanç temsilcisinin ölümü insan seçimine bağlayan bir platformda da bulunmasını bu günün gerçekliği içinde anlamamı zorlaştırıyor.

 

Bütün bu düşüncelerin koşulları dışında düşünülerek andan uzaklaşmanın paradoksu ve handikapı olduğunu biliyorum. Ama ben kurbanın talebi üzerine on kişiyi seçmeyi doğru bulmadığımı ve seçmeyeceğime olan inancımı tekrarlıyorum. Adalet ve hakkaniyet, koşullar ne olursa olsun en önde gelmesi gereken kriterlerden birisi olmalıdır diye düşünüyorum. O anda seçmediğimiz kişilerle birlikte ölümü göze alabilirsek bu gerçeklik içinde başka bir dünya yaratmayı, başka bir çözümünde olabileceği gerçeği yakınımıza kadar gelebilir.

Son söz, söz konusu kişiler Türk olsaydı ben sonucun çok daha farklı olabileceğini düşünüyorum bunu başka bir zaman ele alacağım. Siz bu konuda ne dersiniz aşağıdaki yorum bölümüne düşünceleriniz bekliyorum.


Bu yazı www.valedergi.com da yayınlanmıştır.

30/9/2007

Farkındalık hakkında uyarlama bir öykü..

Kişisel ve kurumsal danışmalık eğitimleri veren bir şirketin aracı şehirden oldukça uzak bir merkeze giderken yolda araçları bozulmuş. Mecburen köye uğramışlar. Kahvede çay içmek için girdiklerinde kendilerine hoş beş eden insanlarla konuşurken girişte gelen gidenle hiç ilgilenmeyen, ama dikkat çekici bir köylünün oturmakta olduğunu görmüşler. Bu adamın neden bahçenin genelinden ve toplumdan kopuk ve uzakta davrandığını da sormadan edememiş eğitimcilerden birisi. Kahvedekiler “Köyümüzün yarı deli yarı ermişidir” demiş.

Krizleri fırsata çevirmeye meraklı eğitimci hemen oturan adamın yanına gitmiş ve selamdan sonra

- Nasılsınız?
- Eyiyim?
- Gelen gidenler ilginizi çekmiyor galiba?
- Doğru
- Peki neden? Dışarıda kocaman güzel bir dünya var, siz de bunun farkında değilsiniz demiş eğitimci.
- Nerede? diye sormuş yaşlı adam ve eklemiş oraya nasıl gidebilirim ki?
- Ooo, öyle kolay ki demiş genç eğitimci, bizim bu konuda farkındalık programlarımız var. İsterseniz ondan yararlanabilirsiniz .
- Ne programıymış bu, nasıl faydalı olacakmış bana? Diye sormuş yaşlı.
- Bak demiş ben bu programları öğrenmeden önce olaylara karşı yargılı, farkında olmayan bir insandım şimdi öyle mi?
- Şimdi ne oldu ki sana? Ben bir şey fark etmiyorum.
- Daha ne olsun ki demiş, farkında, mutlu ve hayalleri olan bir insan oldum demiş.
- Böyle oldun da ne oldu ki? Demiş yaşlı adam.
- Ooo demiş genç eğitimci ve devam etmiş, “şimdi bütün dünya bunu yapıyor babalık, ben de böylece çağın gerisinde kalmıyorum”
- Kalmıyonda noluyo ki? Demiş yaşlı adam.
- Ben bilincinden çıkıp biz bilincine ulaşabiliyorum. Çevremin de farkında oluyorum böylece demiş genç.
- Çevrenin farkında olacan da ne olacak sanki? Buraya gelmeden benim farkıma vardın mıki? Demiş yaşlı..
- Buraya gelmeden nasıl senin farkında olurum ki? Demiş genç. Ama ben dışarıdaki kocaman dünyanın, evrenin farkındayım.
- Evrenin farkında olsan ne olur ki? Demiş yaşlı
- Neler olmaz ki? Neden burada bulunduğumu bilirim hiç olmazsa,.
- Biliyor musun neden burada olduğunu peki? Demiş yaşlı adam.
- Biliyorum tabi. Yeni enerjileri, kendimdeki degisimleri, AŞKı, Sevgiyi, okuduğum kitabı anlamayı, uyumlanmayı, Kryonu, Tobiası, teknikleri kanalları, NLP, Reiki gibi teknikleri, insana yargı koymamayı. Ama siz öyle misiniz? Bütün bunların tümünü hiç anlamadan uzak duruyorsunuz demiş genç.
- Bütün bunları öğrendin şimdi ne olacak? Demiş yaşlı adam.
- Farkındalığın en üst boyutuna çıktım, sizin gibi yatay enerjilere enerji kaptırmıyorum, astral seyahatlar ve boyut yolculuklarına çıkabiliyorum.
- Çıksan çıksan noluyo ki? Demiş adam karnın doyuyor mu?
- Tabi demiş çok da iyi kazanıyorum, üstelik şirketim bana ortaklık hissesi de verdi, giderek genişliyoruz, büyüyoruz demiş genç adam.
- Büyüsen büyüsen ne olacak ki? demiş yaşlı adam
- Ne mi olacak? Kendi şirketimi kurup, dileklerimi secretla yöneterek istanbul’un en güzel yerinde triplex villa sahibi olabilecek, hayalimdeki arabayı alabileceğim.
- Arabayı da aldın diyelim sonra e olacak? Demiş yine yaşlı.
- Ne demek ne olacak? Diyerek biraz sinirlenmiş genç adam, yurtdışına seminerlere gidebileceğim, kendi öğrencilerimi yetiştireceğim, büyük bir okul açaçağım.
- Açtın diyelim ne olacak ki? Benim haberim olacak mı?
- İstersen olur? Köyün salonlarından birini eğitime ayırabilirsiniz. Size uygun paket eğitimler de hazırlarım. Böylece hayatınız da boşa geçmemiş olur, farkındalığınız yükselir en azından. Benim bunları yapabileceğime olan inancım tam.
- Bunları da yaptın, dediklerinin hepsini de yaptın diyelim sonra ne olacak?
- Hiiiç, demiş genç adam.
- O hiç, benim işte demiş yaşlı adam ve genç eğitimcinin sırtına elleriyle hafifçe dokunmuş.

Ekrem Pehlivan
Tasarımcı - Kurumsal Danışman

www.kamca.org
www.kamca.net