Google

8/1/2008

Evrende her şey sanat ise o zaman ne sanat değildir? Önem kazana

Bir değeri kötü niyet olmadan yok saymanın bir yolu onu genellemedir. Sanat bu genellemeden ilk nasibini alan grubun başında gelir Nerdeyse, evrende kıpırdayan her şeye sanat adını koyarsak o zaman ister istemez sanatı küçümsemiş olmaz mıyız?

 

 

Bu genelleme mühendislik ve bilimin bir takıntısı olagelmiştir. Sanatı ve sanatçıyı genlerinin derinliklerinden gelen tatlı bir kıskançlıkla yok saydırmak, her şeye eşit göstermek için bu yol çok rahatlıkla kullanılagelmektedir. “Ehem, ehem, bir çiçeğin taç yaprağının çiçekten koparak yere düşüşü bile büyük bir sanattır, efendim” görüşü aslında bir görüş ve ciddiye alınacak bir platform oluşturmaz.

 

Sanat, bir disiplinler bütünüdür, faaliyetlerin deneyim, estetikle birleşerek bir yol izleme, iz sürmedir. Bunu gerçekleştiren kişi de sanatçıdır. O, ayrıcalıklı ve çoğunlukla da görüşleri ve duruşu itibariyle toplumun o anki bulunduğu konumun ilerisinde gezinmektedir.

 

Türkçe kelime tembelliğinin bir sonucu geniş bir alana sanat bu alanda meslek icra edilen kişilere de sanatçı demek bugün normal karşılanmaktadır. Bir piyanist icracıdır, orkestrada herhangi bir saz alan bir kişi icracıdır. Bu nedenle neredeyse sahneye benzer her yerde oynayan, kıvıran, şarkı söyleyen veya buna benzer faaliyetler içinde bulunanla o alanın icracılarıdır. Yaptıkları işin önemini teslim etmekle birlikte sanatçı olarak adlanamayacak önemli bir grup söz konusudur.

 

Bu kadar yaygın bir kesim sanat faaliyetinin içinde ve sanatçı olarak görülürse o zaman bunlara bir de görev ve toplumsallık belirlemek gerekmektedir. Sanatçının “an”da doğrudan toplumsal bir görevi, yaptığı faaliyetten dolayı yoktur, en azından ön planda değildir. O, bireydir, faaliyetleri ile toplumla uyum değil toplumu delici, uyandırıcı bazen de irrite edici ego durumundadır.

 

Bundan dolayı da toplumla ve toplumun kurallarınla sonsuz bitmez bir çatışma halindedir. Egosunun güçlü olması nedeniyle de sanat faaliyetini çoğunlukla gösteriş olarak gerçekleştirir ve neredeyse kadınları etkilemeye yönelik bir gösteriş aracıdır. Sanatçı, yarattığı gösteriş uğruna ölen iyi budalalara benzetmek mümkündür.

Bu saydığım nedenlerle batılı sanatçı elde etme yolunda ve gösterişlerde tüm enerjisini harcadığı için elde ettikten sonra da kadını mutsuz eden bir iktidarsızdır.

 

Doğuda ise bu tür faaliyetlerin çoğunluğu kadına yönelik gösteriş olmaktan çok kadını bedensel doyurmakta kullanılan yöntem ve araçlara doğrudan dönüşmüştür. Orada gösteriş, kadına sevişmede ayırdığı zamanın çokluğunda ve kalitesinde ortaya çıkmıştır. Bin kez sevgiyle gidip gelme Tao felsefesini, batılı bir centilmenden asla duyamazsınız. O, vur bitircidir çoğunlukla.

 

Batılı sanatçı, elde etme süresince tüm enerjisini tükettiği için elde ettiği şeyin yanında gece boyunca uyuyan yorgun rolündedir. Bu sırada kadın yine “kötü” olan kalmıştır yani.

 

Bazen, teşbihte aşırıya kaçtığımı düşündüren bu benzetmeler doğu-batı sanatı arasındaki yaklaşım farkını ifade eder. Batı sanatı, süreçlerin sonucunda ortaya çıkan ürünün en gösterişli olma iddiasıyla var olup gelmiştir. Modern sanatların nerdeyse tamamına “performans” adının konulması da bu düşünceyi desteklemektedir. Bir kıyaslama biçimin, boyutun ve şeklin ön planda tutulduğu gösterişler toplamıdır.

 

Bu saydığım nedenlerle sanat faaliyeti, faaliyetin kendisi sırasında topluma doğrudan faydalı olacak sonuçlara ulaşmaz. Faaliyetlerin toplamının oluşturduğu dinamizmin toplum üzerinde yarattığı etkiden söz edilebilir.

Sanat, batılı anlamda toplumsal pislik olarak görünen davranışların geri dönüşüm fabrikası gibidir. Kıskançlık, gösteriş, ego, ihanet sanatın neredeyse beslendiği alanları oluşturur.

 

Bu nedenle ben sanata toplumun “istinesi” (atıkları) gözüyle bakıyorum. Bakıldığında içeriğini oluşturduğu şeyler pis, iğrenç hatta ahlaktan ve etikten yoksun. Ortaya çıkan sonuçlar ise mucizeye dönüşümdür, bu pislikten ortaya çıkan ürünleri pırlantalar hatta inciler olarak görebiliriz.

 

Sanat eseri ulaştığı bu sonuçtan sonra toplumsal bir role bürünebilir ama muhtemelen onu o hale kadar oluşturan sanatçı ölmüştür veya ölmek üzeredir.

 

Toplum kendisinden bağımsız aykırı yaşayan sanatçısını bu şekilde bir deneyime tabi tutarak deyim yerindeyse cezalandırır. Sanatçı deyim uygunsa annenin yaramazlığından dolayı vazgeçemediği yaramaz, candan bezdiren yaramaz çocuğudur.

Sanatçıya toplumsal bir rol yükleme, genç cumhuriyetin şaşkın kadrolarının ve bürokratlarının işidir. Onlar, burjuvaları krediler vererek yarattıkları gibi maaşlar vererek de sanatçılar yaratacakları yanlışına kapıldılar. Sonuç sıcağı seven, kafasını dışarı uzatamayan, toplumla barışık ama sanatçı olarak adlandırılan ne olduğu tam anlaşılamayan insanların ortaya çıkması oldu. Bu karışıklıkta her türlü icracı, şarkıcı, türkücü, sahnede yer alan herkes ama herkes “sanatçı” diye çağrılır oldu.

 

Bunu dünyanın sonu olarak görmüyorum. Sadece tarihe bir not olarak düşmek istiyorum.

Bugün toplumla barışık olmayı amaç haline getirmeden, onun yarattığı ölçülere mahkum olmadan bireysel duruş sergileyen, toplumun en derin yerlerinde ve topluma rağmen devinim ve dinamizm yaratan, ürün verip yaşamını teslim eden bütün sanatçıları saygıyla anıyor, yaşayanları sevgiyle kucaklıyorum.

 

 

30/9/2007

Bienal çerçevesinde modernlik yaklaşımlarına farklı bir bakış

Yaşama, mimariye ve çevreye müdahale edilirken yaşamsal değerlerin, estetiğin ve işlevselliğin sorgulanmasının sonuçlarını günlük yaşam ve gelecek beklentileri ile tasarım ve proje haline dönüştürülmesini mimaride modern bir yaklaşım olarak değerlendirebiliriz. Bir girişimin Modern yaklaşım olarak kabul edilebilir ve geliştirici olabilmesi için girişimi oluşturan değerler, birbirine karşı çatışma, kaos ve çözüm içerebilmelidir.

 

Dışarıdan empoze edilmiş çözümler ve modern yaklaşımlar kitleselleştikçe yaklaşım devrim niteliğine dönüşebilir ve görünebilir. Bu durum, modern yaklaşımı karmaşa yaratmadan kitleselleştirebilmek için yeni dinamikler katılmasını ve güç dengesini hesap etmeyi gerektirir. Cumhuriyet dönemi modernlik yaklaşımlarının temel problemi, bu yaklaşımda kitleselleşen dinamiklerdeki güç ve kabul edilebilirlik değerlerini problemin çözümünde ele almamasıdır.

 

Böylece, modern yaklaşımlar içerdiği düşünülen mimari bir proje, toplumsal bir çözüm veya yönetim yaklaşımı, düşünülür ve tasarlanırken demokratik, dönüştürücü ve devrimci görünmesine karşın uygulama aşamasında dayatmacı görünebilmekte ve direnişle karşılaşabilmektedir.

Cumhuriyetin kurucusunun ölümünden sonra, bürokrat, yönetici ve uygulayıcıların göz ardı ettiği yaklaşım bu noktadadır. Laboratuvarda, zihinde oluşmuş modern çözümler kurucusunu taklit ederek topluma empoze etmeye çalışılmış fakat güçler dengesi hesaplanmadığı için her uygulama derin kitlesel direnişlerle karşılaşmıştır.

 

Kurucunun gerçekleştirdiği çok daha büyük devrim ve modernleşme hareketi direniş olmadan kabul edilirken, kurucunun ölümünden sonra ki her girişim duvara toslamıştır. Her çarpışma modern görünüşlü çözümlerle onun dayatıldığı kitle arasındaki mesafenin açılmasına neden olmuş ve bu mesafe onu örgütlemek isteyen karşı devrimci ve anti modern düşünceler tarafından örgütlenmiş ve organize edilmiştir.

 

Dayatma ve empozenin bir teorisi, altyapısı ve kabul edilebilirliği olamaz. Kurucunun gerçekleştirdiği devrimler, modernleşme ne kadar yüksek yenilik içerirse içersin toplumun ona karşı duyduğu güvenin olağanüstü konumu nedeniyle kabul edilebilir hale gelmiştir.

 

Kurucunun ölümünden sonraki kadrolar yenilikleri, devrimleri içtenlikle sürdürmeye çalışmalarına karşın toplulukla ilgili dikkate almadıkları bu psikolojik yaklaşım nedeniyle hep duvara toslamışlardır.

Çözümün, tasarımın veya mimari projenin kendisinin modern olması uygulandığı anda da sonuçlarının o yöne gideceğinin garantisi olamaz. Bugün modern yöntemlerle ve yaklaşımlarla kurulmuş parti, hareket ve örgütlenmelerin karşılık bulamadan dağılmasının temel nedeni bu psikolojik faktörü dikkate almamasındandır.

 

Çözümün kendisi teorik olarak ne kadar modern, demokratik olursa olsun sahaya indiği anda sosyal şartlanmalar ve toplum baskısıyla ya yön değiştirmekte veya yok olmaktadır.

Şiddetli dönüşümlerin gerçekleşebilmesindeki lider ve topluluk psikolojisi incelenmeye değer bir konudur. 100 Yıla yaklaşan Cumhuriyet değerlerinin bürokratik kadrolar ve yönetimlerce radikal düşüncelere kaptırılmasının hikayesi geri dönerek incelenmelidir. Yüz yıla yakın süren tepki birikimi ve gaz sıkışması bugün toplumun tam benimsemediği radikal düşünce ve akımlara onay vermesine bile yol açmaktadır.

 

Radikal düşünce ve akımlar iktidar dışı kaldıkları için dışarıdan psikolojik faktörü iyi değerlendirerek toplumu kendi hedeflerine daha iyi monte edebilmiştir. Cumhuriyet kurumlarının sağladığı gelişmeleri bile kendi hanelerine artı yazarak toplum nezdinde ekonomik çözümler üreten taraf bile görünebilmektedirler.

 

Güç kavramının verdiği rahatlıkla yapılan hatalar, yolsuzluklar ve dayatmalar toplumda bu kadro ve çözümlere karşı güvensizlik ve isyan duyguları oluşturmuştur. Bu duyguların çok yüksek bir güven oluşturacak bir çözüm ve lider ortaya çıkmadığı takdirde ters derinleşme yaratacağını söylemek yanlış olmaz. Çözüm eskiden muhalefet olan ama bugün iktidara gelenlerin eski iktidar sahiplerinin hatalarına benzer hatalarının toplumdaki yeni uyanışı tetiklemesinin beklenmesine yol açacaktır. Bu da en az oluş süresi kadar bir zaman demektir.

 

Bu anlatımlar ışığında bienal mekanlarından biri olarak seçilen İMÇ binalarının topluma, yaşama dışarıdan yapılan empoze ve dayatma çözümü olarak gösterebiliriz. Kentsel modernleşme adı altında başta malzeme, tasarım ve işlevsellik konularını dikkate almadan üretilmiş modeller zaman içinde ters dönüşümlere, arayışa ve problemlere neden olmuştur.

 

İMÇ nin bulunduğu bölge ve çevresi kentsel kaosa dönüşmüş ama bu, yeni çözümlere ileri götürücü role dönüşememiştir. Bina kendisini ve çevreyi çürüten, değer kazandırmayan bu kaosuyla şimdi çok daha değişik bir modele bürünmek zorunda kalacaktır. Bu yeni çözüm şu anki iradenin ifadesi olarak ortaya çıkacaktır.

 

Birçok Cumhuriyet dönemi çözümü tıpkı İMÇ gibi kentsel kaosun merkezleri haline dönüşmüştür. Bu binaların başında AKM gelmektedir. Cumhuriyet dönemi örnek diyebileceğimiz bir mimari çözüm bulunamamasının nedeni de sanırım toplum, tasarım ve modernlik yaklaşımlarının tümünü bir arada değerlendirebilecek tasarımcı, sanatçı ve düşünür eksiğinden kaynaklanmıştır.

 

Bugün Bienal tipi sanatsal etkinlikler, yukarıda saydığımız problemlerin “sanatsal” üst düzey kanserli hücrelerini içermektedir. “Yüksek Kültür” kavramını topluma empoze edici ve dayatıcı yaklaşımları ve ürpertileri ile birlikte bir tehlike oluşturmaktadır.

 

www.kamca.net

6/6/2007

Modernizm yaklaşımı açısından anın gereklerini yerine getirmeden

 

 

5-6 yıl öncesi bir moda okulunun öğrenci bilgilendirme odası. Bir üniversite bitirmiş genç bir kız. Mutlaka ama mutlaka çok ünlü bir modacı olacağını ve bunun için ne yapması gerektiğini okul yönetisine soruyor.

 

Yönetici bunun için iki yıllık bir program uyguladıklarını ve bunun ücretini belirttiğinde genç kız orası kolay babam o bölümü halleder.

Genç kız bunun için ne yapmalıyım diye soruyor. Yönetici, yaklaşık 2 yıla denk düşen 2000 saatlik bir eğitimi ve gerekli olan kişisel gelişim atölyelerini başarıyla bitirmesini gerektiğini belirtince kızın güzel yüzü birden asılıyor.

 

Ama diyor bu süre çok uzun ve zor. Bunun daha kolay bir yolu yok mu? Yönetici bunun yarısı kadar bir programları olduğunu ama sadece “stilist” olarak çizim yönünde gelişebileceği bir program olduğunu belirtiyor. Genç kız onu da cazip bulmuyor ve müsaade alıp çıkıyor.

 

Bir süre sonra genç kızın babası bir randevu alarak bu kez eşini ve kızını da yanına alarak tekrar yöneticiyi ziyarete geliyor. Baba, iki yıllık eğitim tutarı ve bağışla birlikte eğitim bedeli tutarının hemen okulun hesabına geçebileceğini belirtiyor. Yeter ki kızına okul o diplomayı uğraştırmadan versin.

 

Yönetici şaşkın. Olur mu beyefendi öyle şey diyor. Baba gayet sakin cevap veriyor. Burası Türkiye burada her şey olur. Merak etme senide memnun ederiz diyor. Ben kızıma her şeyin en iyisini alırım diye de ekliyor.

 

Zaten onun istediği bir yerde mağaza veya işyerini hemen açabileceklerini ama yinede bir diploması olmasının önemli! Olduğunu söylüyor.

 

 

Bu ve benzer örneği herkes bir ucundan ve farklı bir deneyim çemberi ile yaşamıştır. Benim burada sizlerle paylaşmak istediğim gereğini yerine getirmeden bir şey olma fikrinin bu denli canlı olması.

 

Buna benzer örnekleri son yıllarda network satış sistemlerinde, kişisel gelişim programlarında, “secret” vb tavsiye filmlerinde vb birçok alanda görüyoruz.

 

Olma ile ilgili olarak niyet, arzu ve yerine getirme gibi üçayaktan sadece birini esas alan sonsuz mutluluk teorileri ve yaklaşımları, bu konuların çok iyi uygulandığını düşündüğüm Amerika’dan eksik ayak olarak getirilmesinden kaynaklanıyor.

 

“Zihinsel Oyun” diyebileceğim, zihinde gerçekleşen niyet ve arzuların gerçek deneyime dönüşmeden “ol”maya katkısının abartıldığı yönünde. Niyetin güçlendirilmesi, arzunun isteğin ve inancın artırılması tamam ama bunun bir adım ötesi niyet et, arzu duy istediğin gerçekleşsin formülü çok sıcak gelmiyor.

 

Olmanın çok alt çemberlerine denk düşüyor.

 

Büyücülere yönelik yeni sorular ekliyorum.

 

i      Yukarıdaki örnekteki aile analizini yapabilir misiniz?

i      Annenin görüşmeye gelmesine karşın hiç fikir belirtmemesine ne dersiniz?

i      Moda tasarımcılığı gibi yüksek arzu ve disiplin gerektiren bir dalda genç kızın yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

i      Genç kızın gelecek senaryoları için düşünceleriniz var mı? Kız sizce ne yaptı?

 

Bu ve buna benzer sorular anın gerektiği şeyleri yerine getirme ve arzu ile istek arasındaki bağları kurma konusunda büyücülere ipuçları veriyor.

 

Siz ne dersiniz?

 

Ekrem Pehlivan

Tasarımcı Danışman

 

 

 

 

 

 

 

25/3/2007

Modernizm yaklaşımı açısından sanatta yeni eğilimler ve AKM Bina

 

Sanatın bir ifade biçimi olarak gelişimi aynı zamanda insanlık tarihinin gelişimi gibidir. Siyasi ve sipiritüel tarih aynı zamanda sanatın da tarihidir.

 

Sanat, yapılışı bağlamında değil ama sonuçları bağlamında siyasete, servete ve ekonomiye sürekli olarak bağımlı olmuştur. Sanatı icra edenle sanat ürününden değer elde edenler arasında yüzyıllardır gizli bir çatışma yaşanmıştır.

 

Günümüzde sanat, açık toplum ifadesinde kendisini bulan şeffaflık ve yerine getirme ile ifade edilen en üst seviyesine ulaşmıştır. Yakın tarihte sosyalist düşüncenin, sanatı siyasi bir mesaj aracı haline getirmekte ve onu sloganlaştırmakta ulaştığı nokta aynı zamanda özgür sanat hareketlerinin de başlangıcını oluşturur.

 

Sovyet sisteminin sanatı batı ile mücadelede tıpkı spora baktığı açıdan bakması ile sanatın sergilenme alanları kapalı kapılar ardına doğru kaymıştır. Bunun ifadesi olarak ta devlet kültür merkezleri adı altında sanatın kendi kontrolünde sergilendiği binalar yapmış ve bu binaları sanatın uygulama atölyeleri olmasından çok sistemin bir gösteri aracı halinde kullanmıştır.

 

Sanatın sonuçlarının sergilendiği dönemler dışında kültür binaları dışa kapalı kör noktalar olarak kalmıştır. Sistemle işbirliği yapan sanatçı ve topluluklar bu binalarda sıklıkla yararlandırılmış ve ortaya kontrollü, sanat çıkmıştır. Sanki diğer sanatlar toplum için değilmiş gibi “Sanat toplum içindir” görüşü bu dönemde pompalanmıştır.

 

Genç Türkiye Cumhuriyeti birçok alanda etkilendiği gibi, kökeninde bulunan askeri disipline de yatkınlığı sebebiyle Sovyet Sisteminin devlet kontrollü sanat ifade biçimlerini aynen uygulamıştır. Örneğin tiyatro Amerika’da vahşi batıda yüzlerce kurban verip gelişirken bizde devletin sağladığı sıcak mekanlarda ve imkanlarla yürümüştür. Her şeyin başına önemini belirtmek için Devlet Balesi, Tiyatrosu vb Devlet sanatı icat edilmiştir.

 

Bu tarz bir yaklaşımın ve sonuçlarının sergileneceği binalarda tıpkı Sovyet mimari sisteminde olduğu gibi dışa kapalı, karanlık, sanatın yapıldığı değil sonuçlarının ifade edildiği yerler olarak düzenlenmiştir. Orada her şey devlet ve asker protokolüne uygun gerçekleşmiş. Özgür sanat buralara bir türlü yerleşememiştir.

 

Bunun karşıtı olan Amerika ise diğer alanlarda olduğu gibi modern sanatta da ilerlemiş, açıklık, şeffaflık ve rekabetin getirdiği dinamizmle Hollywood Sineması, Broadway ortaya çıkmış modern sanatçılar yeniçağ düşüncesinde yakalanan seviyeye uygun olarak modern sanat ürünleri ortaya çıkarmışlardır.

 

Bunun yansıması olarak sanatın sunulduğu binalar da, kendileri tasarım ürünü olan ve yeni çağ düşünce ve sanat yaklaşımına uygun olarak heyecan verici çözümlere dönüşmüşleridir. Böylece neden ve sonuç, birbirinin içinde diyalektik bir dönüşümle birbirini besleyen dinamizmler olmuşlardır.

 

Bu yaklaşım eğitim alanına da yansımış. Okullar, atölyeler çılgın rekabet koşulları içinde yarışla toplum için en iyi olan sonuca -birçok açıdan- dönüşmüşleridir. Sovyet sisteminin yıkılması ile bizim coğrafyamızda öksüz kalan “Devlet Sanatının” temsilcileri oalrak binalar, kurumlar ve bunun devamından fayda uman sanat yürütücüleri kalmıştır.

 

Birçok sebepten dolayı aslı Sovyet sistemi içinde olan kapalı, mimari olarak kendisi tasarım ürünü olmayan başta AKM binası olmak üzere benzer bütün kültür merkezleri yıkılarak, yeniçağ ve sanat gelişmelerine uygun olarak inşa edilmelidirler.

 

Bu konuda duygusal olmanın, zaman kaybetmenin gereği yoktur. Dünya başkenti İstanbul’da Taksim’in göbeğinde karanlık dönemler temsilcisi olarak yükselen AKM binasının yerine Atatürk’ün çağdaş medeniyetler seviyesine uygun, İstanbul’un bir dünya başkenti olduğunu bilerek,  2010 Avrupa Kültür Başkentine yakışır bir AKM binası yeniden belki bütün dünya sanatçılarına ve mimarlarına açık olarak yapılacak bir yarışma ve düzenleme ile yeniden inşa edilmelidir.

 

Bu nedenlerle ek olarak, Beşiktaş merkezde bulunan Cumhuriyet Anıtı malzeme, tasarım vb hiçbir özellik göstermediği için yıkılarak yerine Cumhuriyet tanımının günümüzdeki modernliğine uygun bir anıt gerçekleştirilmelidir.

 

Yine aynı şekilde Yeni Galata Köprüsü’nün üzerinde bulunan ne amaçla yapıldığı belli olmayan kulelerde kaldırılmalı, Altın Boynuz haliç’e yakışan o bölgenin tarihine ve mimarisine uygun yeni bir mimari çözüme kavuşturulmalıdır.

 

 

Son Söz;

Sanat bir ifade biçimi olarak her zaman etki altına alınmaya çalışılan bir alandır. Günümüz Türk Toplumu özgür sanat ve şeffaf toplum ifadesine uygun bulunan modern çözümlere odaklanmalıdır. Dün, bütün değerleriyle dündür. Anılardan çok an ve gelişmenin seyri önemlidir.

 

Ekrem Pehlivan

Tasarımcı Danışman