Google

3/2/2008

Arzuhan Yalçındağ: Yakın geleceğin ve Modern Yaşam hedeflerinin

Son günlerde duruşu, sorunlara yaklaşımı, esnekliği, disiplini ile göz kamaştıran bir kadın portresi ortaya çıkmaya başladı. Güzelliği, kendine özgü beden dili ve topluluk karşısında yaydığı enerji Arzuhan Yalçındağ’ı geleceğin “modern başbakanı” veya “modern yaşam idolü” profili olarak öne çıkarıyor.

 

 

Eğitimi, tecrübeleri ve yönetim yaklaşımları ile bir liderden beklenen birçok özelliği bir havuzda tutuyor ve kullanmaktan sakınmıyor.

 

Günümüzün en temel problemi olan “kişiliksiz” ve “kimliksiz” duruş sergileyen sol, demokrat ve sosyal demokratlardan sıkılmış olan önemli sayıda kitle Kemal Derviş’ten sonra içini yeniden ısıtan, kıpır kıpır ettiren bir lider adayına kavuşuyor görünüyor.

 

Duruşunda, ilk kadın başbakanın çizdiği samimiyetsiz görüntü olmayan –belki de Tansu Çiller’in zaaflarını iyi incelemiş- Arzuhan Yalçındağ, ülkemizde modern yaşamı kesintiye uğratan takiyyeci kadronun hızını kesebilecek toplumsal rüzgarı arkasına alabilir.

 

Dünyada en son düşünebileceğim şey bir kadın lider olmasına rağmen bu geçiş döneminde modern yaşamda oluşan kesintiyi gidermenin başka alternatif lideri görünmemektedir.

 

Hatiplerden, takiyyecilerden ve popülistlerden oluşan ve avamlığı bir yaşama biçimi yapmakta ustalaşmış, ekonomik potansiyeli yüksek bu ekip karşısında TÜSİAD’ı, modern kuruluşlar’ı ve gerçekten inançlı halkı arkasına almış kararlı ve uyumlu bir kadın liderin bir ışığa dönüşmesi kaçınılmaz.

 

Toplumun sold ideoloji kökeninden gelen önemli bir kesiminin kafasında TÜSİAD ve iş kadını profilleri sorun teşkil ediyor görünebilir. Modern cumhuriyet bu denli tehlikedeyken sınıfsal hesaplarından bir süreliğine feragat etmiş, durulmuş bir sol bu topraklarda geleceğin iktidar adayına dönüşebilir.

 

Beden dilinde gördüğüm inandırıcılık, halkın tümünü kavrayabilecek bir disiplin ve devamlılık, süreçlere hakim olmanın getireceği profesyonellikle Arzuhan Yalçındağ bana, yakın geleceğin önemli bir portresi ve siyasi lideri olmaya aday görünüyor.

 

Sorun, ekonomik krizle birlikte modern yapılı şirketlerin üzerine çökmüş bulunan bugünkü hükümetle çatışmaya gücünün ne ölçüde yeteceği. Cem Uzan’a karşı yapılanları düşündüğümüzde toplumun yapılanları haklı bulmasına neden olacak davranışların Arzuhan Yalçındağ’da olmaması önemli bir artı gibi görünüyor.

 

Cem Uzan’ın toplum ve iş dünyası tarafından yalnız bırakılmasının haklı sebepleri gerçekten vardı oysa Arzuhan Yalçındağ başarılı geçmişi ve şirketleri ile kuru gürültüye pabuç bırakabilecekmiş gibi görünmüyor.

 

Şeriat yönetimi heveslisi bu iktidardan demokrasi ile ve sandıkta kurtulmanın şansını yaratabilecek liderlere hep ihtiyaç olacaktır.

 

Modern yaşamı her zaman hedeflemiş bütün inanç, etnik ve farklı düşüncelerin bir arada yaşamasını savunan birisi olarak yeni bir lider profili görmekten dolayı çok mutlu ve umutlu olduğumu belirtmek isterim.

 

Güzel ve başarılı iş kadını ve iyi bir anne profili çizen Arzuhan Yalçındağ’ın siyasi yaşamda bir motif olmasını, Koç ve Sabancı topluluklarının düştüğü hataya yani siyasetten uzak durma hatasına düşmemesini ve kalıcı olmasını diliyorum…


Bu ülkede modern yaşamı hedefleyen, yaşamayı isteyen herkesin doğru dürüst bir lider görme hakkı vardır.

 

Ekrem Pehlivan

KamCa "Modern Yaşam Alanları"

www.kamca.org

 

Arzuhan Yalçındağ kimdir-Arzuhan Yalçındağ hayatı,biyografisi


Arzuhan Doğan Yalçındağ, profesyonel iş hayatına 1990 yılında Milpa bünyesinde, Alman Quelle firması ile birlikte Mail Order şirketini kurarak başladı ve 1992 yılına kadar bu şirkette yöneticilik yaptı. 1993-1995 yılları arasında Alternatif Bank'ın kuruluş çalışmalarına katıldı ve bankanın faaliyete geçmesiyle beraber Yönetim Kurulunda yer aldı.

1995-1996 yılları arasında, Milliyet Dergi Grubunun yönetiminde görev alan Arzuhan Doğan Yalçındağ, Finans Bölümünün sorumluluğunu üstlendi ve 1996 yılında Kanal D'de çalışmaya başladı. Halen Doğan TV ve Radyolarda CEO ve Doğan Holding Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerini sürdüren Arzuhan Doğan Yalçındağ, 1999 yılında CNN International ile Doğan Yayın Holding arasında haber kanalı kurulması yönündeki çalışmaları başlattı ve proje Amerikalı Time Warner Grubu ile ortak olarak 2000 yılında CNN TÜRK adıyla yayın hayatına başladı.
Yalçındağ, Aydın Doğan Vakfı'nın kurucularından olup, Yönetim Kurulu Üyeliği görevine halen devam ediyor.

Aynı zamanda, Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Türk-Amerikan İş Adamları Derneği, Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı Yönetim Kurulu Üyelikleri ve Kadın Girişimciler Derneği Kurucu Üyeliği görevlerini de sürdüren Yalçındağ, Avrupa Birliği için Kadın İnisiyatifinin Kurucu Başkanı olarak da Türkiye adına AB ülkelerinde lobi çalışmaları yürütüyor.

Arzuhan Doğan Yalçındağ TÜSİAD'ın başkanı. TÜSİAD'ın tarihindeki ilk kadın başkan olan Arzuhan Doğan Yalçındağ, 'Başkanlık görevinin bana verilmesini büyük bir onur olarak değerlendiriyorum' dedi.

25/10/2007

Uygarlık ve modernleşme referansları, vahşi sömürgeciliğin bugün

Tarihsel akış incelendiğinde uygarlık, modernleşmenin referanslarını her zaman hakim kültürlerin de tarihi haline gelmiştir. İlk kez önümüzdeki dönemde toplumsal gen yapısında bunun kırılma ihtimali belirmiştir. Uygarlık ve çağdaşlık referansları olarak gösterilen ekonomik gelişmişlik, demokrasi ve sanat yüzyıllar boyunca sömürge devletlerin hakimiyetinde bir illuzyona dönüştürülerek her dönemin en hızlı iletişim araçları ile en geniş toplumsal kesimlerde sahnelenen bir oyuna dönüşmüştür.

 

 

Endüstri devrimi sonrasındaki sanayileşmenin en önemli ihtiyacı olan hammadde ve enerji için sömürge devletler yeryüzünün her yerini talan etmişler, bunun karşılığında ise buralarda gördükleri direnişleri barbarlık ve gelişmemişlik olarak kendi toplumlarına ve diğer toplumlara resmetmişlerdir.

 

Sömürgeciliğin başrol oyuncusu İngiltere, Fransa yeryüzünün her noktasında yeraltı ve yerüstü zenginlikleri başta olmak üzere hoyratça kullanmış, bunu yaparken bölge halklarını bu suçlara ortak etmiştir. Talanı gerçekleştirecek teknik donanım ve insan kaynağını kendi ülkesinden getirerek sözde gelişmişliği ve teknolojiyi paylaşan bir efendi durumunda kendini resmetmiştir.

 

Sömürgeciliğin siyasi boyutları ortaya çıkmaya ve sömürgeci devletler gittikleri ülkelerin siyasi biçimlerini de yönlendirmeye başlayınca o dönemde emperyalizm adı verilen, baskıcı ve sömürgeci modelleri gündeme gelmiştir. Vahşi biçimde sömürülen, horlanan ve doğal kaynakları sömürülen uluslar aynı zamanda sinema, edebiyat, sanat ve iletişim gibi alanlar kullanılarak üçüncü sınıf ve aciz topluluklar olarak kendi uluslarına sunulmuştur.

 

Okyanuslardaki deniz kaynakları daha çok para kazanmak adına konserve edilmiş, Amerika ve Afrika’nın geniş toprakları bu vahşi işgalciler tarafından talan edilmiş, halklar av partilerinde kurşuna dizilmiş, yarattıkları işbirlikçiler aracılığı ile de ulusal haklar tanınmadan sömürge kimliğine uygun kuşaklar yetiştirilmeye programlanmıştır.

 

Dünyada bu rolü tarihsel olarak üstlenen uluslar İngiltere, Fransa, İspanya, kısmen Portekiz, Rusya ve sömürgecilik anlayışının değişmesi döneminde de genç ülke Amerika olmuştur. Bu resmi iyi anlamadan günümüzü analiz etmek neredeyse imkansızdır. Bu güçlerin içine neden Osmanlı İmparatorluğunu koymadığım akla gelebilir. Osmanlı, fetihçi bir toplum olmasına rağmen sömürgeci bir toplum olmamıştır. Bunun nedeni daha çok siyasal kazanımlar ve güç peşinde koşmasıdır. Göçebelikten gelen alışkanlıklarla daha çok üretme odaklılık yerine tüketmeye odaklı bir seyir izlenmiştir. Üretme ihtiyacı en az gerçekleşen Osmanlı bu nedenle fethettiği ülkelerin kaynaklarını talan etmemiştir. O daha çok vergilendirme, nakden ödemeler ve altınla yani hazinesini çevirecek varlıklarla ilgilenmiştir.

 

Bu resim bize Osmanlı ile batı referansları arasındaki farkı açıkça ortaya koymaktadır. İspanya’dan kovulan Yahudilerin o dönemde Osmanlı’da yer bulması ticaret ve varlık konusunda benzer paralel bilinçlerinden de kaynaklanmaktadır.

 

Bu resimlerin günümüze yansımaları elbette çok önemlidir. Köklerinde sömürgeci genlerinden oluşan katiller, yok ediciler sürüsü batı uygarlığı bugün yine güçlü iletişim, sanat, sinema kullanarak yüzyıllardır sürdürdüğü illuzyona devam etmektedir. Klasik sömürgeci anlayışından uzak bir Amerika’nın dünyanın her yerinde gerçekleştirdiği şiddet, yok etme ve savaşın her şeye rağmen taraftar bulması, girdiği toplumlarda işbirlikçiler yaratması bu illüzyon nedeniyledir. Burada Osmanlı mirasçısı genç Türkiye Cumhuriyeti olarak bu resimleri ve gelişmeleri iyi analiz etmek zorundayız. Tepemizde yaratılan bu yalan dünyayı ve illuzyonu ancak böyle parçalayabiliriz.

 

Büyük devlet gen kodlarımız silinmeye çalışılmaktadır. Bunu da topla tüfekle değil içimizdeki işbirlikçilerle gerçekleştiriyorlar. Çünkü, Cumhuriyetimizi kim zayıf ve kimliksiz duruma düşürüyorsa AB, ABD nin anında işbirlikçisi haline gelmektedir.

 

Geleceğimizde gelişmiş ve modern bir ülke olabilmemizin bugün e yansıyan resminde ilk unutmamamız gereken şeyin Türkiye Cumhuriyetinin büyük bir Cihan devletinin, Osmanlı İmparatorluğunun mirasçısı olduğudur. Sömürgeci Devletlerin illuzyonlarına ve baskıların direnebilen nadir coğrafyalardan biriyiz. Bugün bu konuda en zayıf dönemimize doğru gitme tehlikesi içerisindeyiz.

 

Bunun en temel nedeni radikal din eksenli görüşlerin yıllardır sürdürülen çabayla siyasi yapıya hakim olmasıdır. Böylelikle temel referanslar modernlikten radikal din eksenine doğru kayarak, tavize dayalı siyaset yürütmekte usta “Din eksenli kadrolar” gelecekleri için büyük devlet, ulu devlet, büyük millet iddiamızdan vazgeçerek ümmet iddiasına geri dönmektedirler.

 

Bir gün onlarda anlayacakalr ki –Arabistan’da, Ürdün’de, Lübnan’da olduğu gibi- sadece dinsel eksende büyük devlet olunamaz. Çünkü dini görüşler siyasi gelişmenin hızına bağlı oalrak çok çabuk değişememektedir. Siyasete bulaşmış dini düşünceler de aynı zamanda toplumda kaynaştırıcı değil, çatışma unsuru haline gelebilmektedir. Bunun en açık örneği Pakistan ve Hindistan’da yıllardır yaşanmaktadır.

 

Kendi içinde çatışan güçler yaratmak hakim sömürgeci gücün ana amacıdır. Ülkemiz bu anlamda bir kaç kaynağı aynı anda bulundurmakla en büyük tehlike altındadır. Dinsel ve etnik farklılıklarımızı siyasete yansıttığımız ve yönetim modellerinde ağırlık kazandırdığımız gün bu ülke için yolun sonuna yaklaşılmış demektir.

 

Ben buna ihtimal dahi vermek istemiyorum.

12/10/2007

Modernizm açısından Osmanlı'dan günümüze kimlik ve büyük dev

Bugün “Büyük Dünya Devleti Kimliği”ni kaldırmakta zorlanan siyasi kadrolar döneminde Türkiye neredeyse ikinci lige düşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Toplumun önemli bir kesiminin büyük politikalarda siyasi kadrolara güveninin kalmamış görüntü vermesi bütün umutların orduya dönmesine neden olmaktadır.

 


Günümüzdeki gelişmeleri ele alırken sorunları ve çözümleri yaşanan kaos-çözüm çerçevesinde görmenin problemler yaratacağı düşüncesindeyim.

Bugünkü temel yanılgı, problemlerin kökeninin Osmanlı devletine kadar dayandığı hissidir. Bu durum, cumhuriyet döneminde kadroların Osmanlı ile hilafeti bir ve aynı görmeleri sonucunda ortaya çıkan bir resim gibidir. Hilafet hiç bir zaman Osmanlı resmi ile bütünleşmemiştir. Osmanlı, problemlerin değil, çözümlerin ve ilhamın kaynağı olması gerekmektedir.


Bu görmenin sonucu olarak genç cumhuriyetin yeni kuşakları Cumhuriyeti sanki gökten zembille inmiş bir değer gibi görmeye başlamıştır. Osmanlı’nın devasa kimliği bir tehlike ve öcü gibi değerlendirilerek bir ulusun geçmişi ile bütün bağları koparılmış gerçekte ise diplomasiden ekonomiye kadar Osmanlı’nın bütün değerlerine genç Cumhuriyet sonuna kadar sahip çıkmıştır. (Genç Türkiye Cumhuriyeti borçlarını bile son kuruşuna kadar ödeyerek tam bir Osmanlı mirasçısı olduğunu kanıtlamıştır.)


Osmanlı ile gönülde bağlılık, güncel yaşamda kimliğin reddedilmesi eski Osmanlı topraklarında yaşayan soydaşlarımız ve yeni Türk devletine gönül verenleri de hayal kırıklığına uğratan bir nedene dönüşmüştür. Dış topraklarda yaşayan Türkler baskılara uğramış, özgürlükleri ellerinden alınmış, bütün bunların sonucunda da kendilerini ait hissedebilecekleri onları saracak bir büyük kimliğin eksiğini yüreklerinde hissetmişlerdir. (Bu konuda özellikle batılı devletler, Sovyetler baskıyı bir devlet politikası olarak sürdürmüştür.) Batılı devletler sınırları içerisinde yer alan Türklere inanılmaz baskılar uygularken yeni Türk Cumhuriyeti hedefini batıcı bir felsefeye yerleştirmiştir. Modern düşüncenin sadece batılı, batıcı olduğu fikri yanılgısı o zaman çok yaygındı.


Atatürk’ten sonraki Cumhuriyet kadroları “Büyük Dünya Devleti” kimliğini taşımakta zorlanarak ancak misak-i milli sınırları içindeki devlet ve toplum yaşamından kendilerini sorumlu tutmuşlardır. (Bu kadroların yapabilecekleri en büyük hata idi) Başta Avrupa olmak üzere içinde Sovyetlerin de olduğu batılı grup yeni Cumhuriyetin Misak-i milli dışında bir istek ve arzusunun olmamasından dolayı büyük ölçüde rahatlamış ve Türkiye dışındaki topraklarda Türk topluluklara önemli eziyetler gerçekleştirmiştir.


Bunun “Büyük Dünya Devleti” kimliğini kaldıramayan küçük kafalı yeni Cumhuriyet kadroları ve bürokratlarına bağlı olduğunu belirtmiştik. Yapılması gereken ise ulusal sınırlar içindeki Türkleri mümkün olduğu kadar gelişmiş, modern topluma dönüşmesi hedefi konulurken bu sınırlar dışında kalan Türkleri de kendi vatandaşı olarak belirlemek ve benimsemekti. Aslında o toplulukların tamamı bir Türk kimliği ve pasaportu özlemi ve hasreti içerisinde ömürlerini geçirmişlerdir.


Bütün düşünceler ve başlar Misak-i Milli sınırlarına dönünce güçlenmek yerine kaos ve karmaşa daha da artmış olduğunu çok sonraları anlayabildik. Bu durumdan yararlanan devletlerin tamamı bu sınırların içine odaklı toplumumuzu içine alacak gizli servis organizasyonları, karıştırıcılık, ayrımcılığın hedefi olmak zorunda kaldık.


Aydınlar, batılı olunmadan modern olunamaz korkusu ile batı kavramlarını taklityaşam felsefesine, yüzyıllardır süren hesaplar nedeniyle İran’ın ve Ermenistan’ın iç karıştırıcı stratejilerine, yüzyıllardır Anadolu Müslümanlığı ile savaşan Arapların da Araplaştırma politikalarına hedef olduk. Son olarak ta önce demokratik talepler adıyla, sonra etnik ayrımcılık şimdi ise belirsiz bir zeminle ayrılıkçılık misak-i milli sınırları içinde ciddi kaoslara neden olmaktadır.


Batı taklitçiliğini getirdiği kimliksiz aydın kadrolar, Arap sermayesi destekli din eksenli siyaset yapan kadrolar ve batı gizli servisleri destekli ayrılıkçı terör yine de bu coğrafya da bugüne kadar korkulan ve beklenen ayrıma ve parçalanmaya yol açmamıştı. Bunda liderlerinde olmayan “Büyük Dünya Devleti” genlerini taşıyan Türk toplumu her dönemde uçurumun kenarına geldiğinde kullandığı sağduyusuyla devleti yeniden düze çıkarabilmiştir.


Bugünün siyasi kadroları da Cumhuriyet döneminin en zayıf kadrolarıdır. Benlikleri net değil, sisli ve bulanıktır. İnançtan gelen taviz verme özelliklerini kullanan batıya karşı güçsüz durumdadırlar. Hiç bir konuda bir kesinlik ve duruş sergileyememektedirler. (İnanç eksenli duruşların temel problemi budur) Arada kalmış kimlikleri nedeniyle ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamamaktadırlar. Duruşlarındaki güvensizlik, diplomasi, gelenekler ve ekonomi dahil her alanda belli olmakta ve sırıtmaktadır. Bugün beden dillerini incelediğiniz bu politikacıların giderek omuzları düşmekte, takke düşüp kel görünmektedir. Bugünkü kervancıbaşılarımız bu yolculuğu kaldırabilecek, "Büyük Devlet Kimliği" ile toplumumuzu modern yaşam gereklerine götürecek yüksek bilince sahip değillerdir.


700 Yıllık geleneğe dayalı bir devleti sadece ekonomik başarıyla ve toplumun belirli bir kesiminin inançlarına dayanarak inanç eksenli olarak yönetemezsiniz. Cumhuriyetin oturmuş kurumlarının o güne kadar gelen başarılarının üzerine eklenmiş büyük borçlar, “Arap” sermayesi desteği sadece geçici bir başarı görüntüsü verebilir. Baktığınızda ekonomi (o da şüpheli) dışında hiçbir alanda bir büyük devletmiş gibi davranamamaktayız. Toplumda Amerika ile yapılmış olduğu düşünülen gizli anlaşma görüntüsü bugünkü siyasi kadroların omuzlarını her geçen gün daha da aşağı düşürmektedir.


Çözüm başta 2009 yerel seçimleri olmak üzere “Büyük Devlet Yönetimi” ve Büyük Türk Ulusu kimliğinden uzak bu kadroların yerine halkın sağduyusu ile yeni, modern, yüksek kimlikli yeni kadrolar getirmektir. Bu kadrolar bugün herkesle çatışma ve aykırılık içindedir. Her şeyi bir iddia ve güç gösterisi ile çözülmektedir. “Büyük Devlet” bu davranış kalıplarını kullanmamalıdır.


Bu ve birçok nedenle toplum devletine, geleceğine vr modern yaşam değerlerine sahip çıkarak daha zengin ve uygar bir ülke yaratabilir.

28/8/2007

Bugün duygusal olmayan bir yazı yazmaya çalışacağım.

28 / 08 / 2007 Yeni bir sayfanın açıldığına inandığım bu günde gelecek planları içinde yetmiş milyonun da fikri ihtiyaçları ve geniş demokrasi anlayışınız içerisinde,



  1. Bütün etnik grupların dillerini rahatça kullanabilecekleri bir zemin ve platform oluşturacağınızı

  2. Kimsenin düşüncesi nedeniyle yargılanacağı, itilip kakılmayacağı düzenlemeler yapacağınızı

  3. Türk kültürünü ve geçmişini diğer kültürlerle birlikte gelişmesi ve yaygınlaşması için çaba göstereceğinizi

  4. Geçmişte sizin de çokça şikayet ettiğiniz ayrımcılığı başta giyim olmak üzere uygulamayacağınızı

  5. İhalelerde sadece size yakın olan şirketleri kollayıp devletin, belediyelerin bütün değer ve varlıklarını onlara aktarmayacağınızı

  6. Modern yaşam ve gelişmişliğimizin göstergesi haline gelen giyim kuşamda başka kültürlerin alışkanlıklarını ülkemize dayatmayacağınızı,

  7. Törenleri ve gösterilerimizi modern, çağdaş Türkiye imajına uygun olarak düzenleme isteğinizi

  8. Tarihimizin tüm zaferlerini sadece inanç birliğine getirip dayatmayacağınızı, ulusal birliğin de bu konudaki önemine inandığınızı,

  9. Birliğimizi oluşturan unsurlardan dini inancı öne çıkarıp ayrımcılık yapmayacağınızı

 

  1. Demokrasi söylemlerinizde bahsini ettiğiniz tüm halkı kucaklamak fikri dahilinde önemli şehirlerimizde farklı dini inançlardan gelebilecek sembol biçiminde ibadethane yapımına verebilmenizi,
     
  2. Özellikle şehir merkezlerinde her inancı kucaklayacak mimari güzellikte camiler, sinagoglar, cem evleri vb bütün dinleri temsil edecek ibadethaneler yapılmasını destekleyeceğinizi

  3. Toplumumuzun tamamını oluşturan azınlıkların inançlarının gereklerini yerine getirmesini önünde engel çıkarmayacağınızı

  4. Her dini inancın kendi yayın ve bilgilendirme çalışmalarını engellemeyeceğinizi

  5. İnanan inanmayan insanların her ortamda gereklerini yapmalarını destekleyeceğiniz, sizin döneminizde oruç tutmadığı için baskıya kimsenin uğramayacağını,

  6. Diyanet işlerinin sizin döneminizde her inancı temsil eden bir kurum hale gelmesini destekleyeceğinizi,

  7. Yine diyanet işlerinin herkesten topladığı vergileri sadece tek bir inancın ibadethanelerine değil tüm ibadethane çalışanlarına ve görevlilerine maaş ve diğer destekler vereceğinizi

  8. Din kültürü derslerinin sadece bir dinini değil tüm dinlerin kültürlerini tanıtan bir içeriğe kavuşturulacağını

  9. Diğer dinlerin öğretmenlik kudretinde olanlarına din kültürü dersi öğretmenliği vereceğinizi

 

  1. İnançların önündeki bütün engelleri kaldırmak yolunda çalışacağınıza

 

 

İnanmak istiyor ve ülkemiz için hayırlı olmasını diliyorum.

 


Ekrem Pehlivan

Tasarımcı Danışman

23/7/2007

Olsun. Makul çoğunluk, yani benim halkım, yani benim milletim bö

Tarihin tozlu raflarında duran kapağı kapanmış bütün derin ve acı öykülerin içinde bir yerlerde makul çoğunluğun önüne her şeyi katarak bütün bir sistemi, yerleşik düzeni hatta kendi dayandığı dayanakları bile yok edişinin öyküleri doludur.

 

Çoğunluğa dayandığınız, ulaştığınız ve onlar tarfından kabul gördüğünüz gün, sıradanlaştığınız anlamına gelir. Aidiyetinizi ve sizi belirleyen şey artık bu makul statükonun korunmasıdır.

 

Bütün kriterler hızla elden geçirilir, bütün çıtalar, yaşam kaliteleri ve düzeyler aşağı çekilir.

 

Buna itirazı olacak çok aza sayıda insanın sesi kalabalığın zafer çığlıkları arasında kaybolup gitmiştir.

 

Makul çoğunluk tıpkı bir sel gibi önüne inanan, inanmayan herkesi alarak yıkıma devam eder. Güç o denli büyümüştür ki, hiçbir dayanak noktanız o güce karşı gelme şansını size tanımaz.

 

Buna, meydan okumanın bile artık fayda etmediği ölümle yaşama, olma ile olamaya sizin karar vermediğiniz çılgınlık anları denebilir.

 

Tarihte bu çılgınlık anlarının örnekleri çoktur.1789 Fransız ihtilali, 1871 Paris komünü, 1936 İspanya iç savaşı, 1917 rus proleter devrimi, 1914 ve 1939 iki dünya savaşı ve Hitler faşizmi.

 

Tümünün ortak özelliği başlangıçlarında kitleleri kucaklayabilecek bir söylem ve eylem planına sahip olmalarıydı. Örgütlenme ve propaganda başarısına dönemin koşulları eklenince makul çoğunluklara dönüşerek önlerine farklı ne gelirse tıpkı bir sel gibi alıp götürmeye ve yok etmeye başladılar.

 

Tümünün olumlu ve olumsuz sonuçları oldu. Dünyayı ilerlettikleri gibi, dünyaya çok pahalıya da maloldular. Tümü aşıldı, emin olun bundan sonrakiler de aşılacak.

 

Burada değişmeyen tek bir şey kaldı. Çok iyi örgütlenmiş bir azınlık, olağanüstü düzenlenmiş propaganda yöntemleri ve dönemin koşullarını kullanarak zihniyeti faşist, radikal ve yok edici olmasına rağmen makul çoğunluk sayısına ulaşabilir.

 

Hatta bir dönem kardeşlerinizi en yakınlarınızı ve korkarım bazen sizi bile içlerine çekebilirler.

 

İşte o makul çoğunluk benim halkım ve benim milletim olmaktan çıkar ve çılgınlar ordusuna dönüşür. Yağma bir baştan bir başa ülkeyi sarar. Çoğunluk istiyor diye yüzyıllardır süregelen gelenekler bir günde yok edilmeye, tabir uygunsa başkanın banyosundaki küvete girilmeye çalışılır.

 

Bu makul çoğunluk artık benim halkım ve milletim olmaktan çıkmıştır.

 

Bu kükremiş selin kuvveti bitip, durulana kadar bu yıkım sürecek ve ortalığı kaplayan çamurların kaldırılması belki on yılları bulacaktır. Modern yaşam bir kez daha sekteye uğrayacak hepimize yeni deneyimlerin yolları açılacaktır.

 

Olsun. Makul çoğunluk, yani benim halkım, yani benim milletim böyle istedi.

 

Onlara canım feda, daha ne diyebilirim ki?