Google

« Önceki |

28/9/2008

Bir oruçsuz, bir iftar yemeği ve Anadolu Müslümanlığı. İyi bayr



Masalar doluydu. Gruplar üç dört kişiden, yirmi kişiye kadar yakınlıklarının derecesine göre oturdukları masalarda iftar saatini beklerlerken ben onları izliyordum.


Türbanlı, başörtülü ve normal giyimli kadınlar, bazıları tam kapalı ve türbanlı, bazıları omuz dekolteli. Erkekler badem bıyıklı, modern görünüşlü, uzun saçlı spor veya normal giyimli.

Canlı fasıl müziğe devam ederken herkes açık büfeden zevkine ve beğenisine uygun yemeklerini, salatalarını masalarına servis ediyor. Garsonlar sıcak çorbayı masalara kişi sayısına göre bırakıyorlar. Bardaklar kadeh şeklinde bazıları rakı bardağı. Bu hiç sorun oluşturmuyor.

Restoranda oluşan resim “Anadolu Müslümanlığı” nın resmi. Herkes inancına göre giyimi, tarzı ve yaklaşımı ile o zeminde birbirine saygıyla yaklaşıyor. Oruç tutmayan ben, belki ilk kez oruç tutanları bekleyerek onlarla beraber iftar yapmış gibi yemek yemeye başlıyor, ritüelin gereğini yaşıyorum. Benim gibi kaç kişinin oruç olmadığı halde salonda olduğunu da merak etmiyor değilim.

Orada bulunan hiç kimsenin kafasının içiyle ilgilenmiyorum. Onlar da benim oruçsuzluğumla, görünüşümle ilgilenmiyor. Aileler her tür eğilimi, düşünceyi kucaklayan bir tutkal ve zemin.

Bu görüntü Anadolu’ya ait olağanüstü bir tabloyu işaret ediyor. Biz bu günlere kolay gelmedik. İnançlar bu topraklarda zaman zaman baskıya da maruz kalsalar birbirlerine sokakta, sofrada ve ritüellerinde düşmanlık göstermediler.

Camiler, kiliseler, Havralar, Sinagoglar her gün kapılarını cemaatleri için açtılar. Hepsi can kardeşi, aynı coğrafyanın ortak kaderlerine, yoksullularına ve geleceğine bel bağladılar. Beraber güldüler, doğdular ve öldüler.

Bu topraklar binlerce yıldır inanana, inanmayana kucak açmış. Düşünceler, inançlar gelmiş geçmiş. Bu topraklar ve coğrafya bütün gelenlere ve gidenlere kendince en iyisini vermiş. Her gelen kendini kalıcı sanmış ama nafile, zamanı geldiğinde bir sonrakine devretmiş elindeki ne var ne yoksa.

Ben bu resmi ve bu coğrafyayı seviyorum, “Anadolu Müslümanlığı”nın engin hoşgörüsünü, ritüellerini, bayramlarını da.

Sevgili dedemi de özlüyorum İlyas dedemi, beyaz sakallarını, bana çocukluğum boyunca anlattığı dini öyküleri, rahlesine koyduğu kuranı okurken ileri geri sallanmasını, bütün bunlara rağmen bizi bir kez bile yapmamız gerekenler adıyla baskı altına almamasını, babamın, zaman zaman ileri giden baskılarına karşı ona kaçışımızı, o duygu dolu, inanan insanı özlüyorum.

İnançlarını yaşarken bir gösteriye dönüştürmeden sevgiyle her şeyi sarmasını, bayramlarda bize verdiği harçlıkları, Anneannemin ona bizi bu denli serbest bıraktığı için mizansen kızışını, onun hünerli ellerinden yediğim bayram tatlılarını ve böreklerini özlüyorum.

Bayramınız kutlu olsun, sevdiklerinizle birlikte…

İlyas Dedemi biraz daha tanımak isterseniz aşağıdaki yazıyı okuyabilirsiniz.

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=62316

 

 

12/7/2008

İstanbul’a bir başkan gerek, hem de hemen gerek.

İstanbul için su alarmı verilmesine ve bunu yapan kişinin şehrin belediye başkanı olmasına hiç şaşırmadım. Kısa bir süre önce Melen çayından gelen su ile İstanbul’un 40 yıl su sıkıntısı çekmeyeceği yalanını şişiren kişinin de aynı belediye başkanıydı. Yıllardır büyük bir şehri yöneteceksin milyarlarca liralık iş ve yatırımları şirketlere pompalayacaksın, TV lerde 40 yıl su sorunumuz yok diye hava basacaksın sonra tıs.




Su sorunu şimdi Allaha havale.

Hani yıllardır büyük yatırımlar yapılmıştı? Siyasi rakipleri için geçmişte üretilen “Uğursuz, O, Belediye başkanı olduğu için yağmur yağmıyor” vb söylemler neden şimdi dedikodu dalgaları halinde yayılmıyor. Merak eden arşivlere bakabilir. Nurettin Sözen belediye başkanı olduğu dönemlerde –başarısız bir belediye başkanı olduğuna inanıyorum- susuzluğu yağmur yağmamasını, kuraklığı tanrnın cezalandırması olarak görenler, gösterenler bugün bu konulara hiç değinmemektedirler.

Tanrı bugün susuzluğu neye ceza olarak vermektedir? Kuraklığın nedeni bugünkü belediye başkanının uğursuzluğuna bağlayabilir miyiz? Geçmişte yakışık almadan sürdürülen bu dedikodu zincirleri bugün cemaat kalabalıklarında kaybolmaktadır.

Şimdi verilecek sorunun cevabı; Bu nursuzluk, uğursuzluk, susuzluk yağmur yağmaması Kadir Topbaş’a mı havale edilecek yoksa Allaha mı?


İstanbul bir dünya başkenti.

Bu sorunun cevabını bilemem ama İstanbul’un, bir dünya başkentinin yetersiz, estetik değerlerden yoksun, stratejik planları olmayan işi gücü kaldırım ve üst geçitlerden yandaşlarına ihale üreten –gerekliliklerine katıldığım, ihale yöntemlerinde şayibeler bulduğum- bir kadro tarafından yönetildiğidir.


Mimari görüntüde Araplaşma ve İstanbul

İstanbul’a denizden gelenler, şehir hatları ile denize açılanlar için ilk karşılama yerleri olan iskeleler İstanbul’a yakışan modern, çok sesli çözümler yerine cami, tarihi çeşme ve imaretlerin bir benzeri olan mimari çözümlerle yenilenmektedir. Bu görüntü şehrin olağanüstü değişik mimarisinin “Araplaşmasına”, “Ortadoğululaşmasına” yol açmaktadır.

İstanbul’u bir dünya başkenti olduğunu unutmayacak, estetik, stratejik bilgi, görüş ve tecrübesi olan bir ekibin yönetebilmesi için;

“İstanbul’a bir başkan gerek, hem de hemen gerek.”


Boğaziçi köprüsü şimdi luna park köprüsü

Bir mimari yapıyı işlevselliği, şehre kattığı estetik değerlerin tümünü düşünerek üzerinde bir şeyler yapmak gerek. Köprüde gerçekleştirilen yanar döner ışıklandırma, gözlemlerim odur ki ilk görme etkisi geçtikten sonra çocuklardan başka kimseyi etkilememektedir. Gece hayatında görmeye, tabelalardan alıştığımız ışık kaymaları, yanıp sönmeleri Boğaz Köprüsü için gereksizlik olduğu düşüncesindeyim. ,

Köprüye bir ışıklandırma gerektiği düşünülüyor ise onu oyuncak haline getirmek yerine, konumlandırmasını, akılda kalmasını, silüetini güçlendirecek bir ışıklandırma gerçekleştirilebilirdi.


9/7/2008

Dedikodu imparatorluğundan korku imparatorluğuna…



Büyük gözaltılardan sonra yalnızlaşırsınız. Baskıcının amacı tam da bu yalnızlaşmadır. Gözaltına alınanlar orada yapılanları –insanın doğası gereği- biraz da abartarak ballandıra ballandıra anlatırlar. Bu sorgucunun, sorgulayanın ve baskıcının hedefidir zaten.

Bir sonraki gözaltına alınan öncekilerin yarattığı atmosfer nedeniyle dizleri titreyerek gelir sorgucunun karşısına, yapılanların abartılı yönleri onu daha işin başında bozguna uğratmıştır. Dedikodu ve baskının ana hedefi kişilere yönelik korku oluşturulması yanı sıra ana hedefi toplumu çözmek, gözlerine korku ve kaçışı yerleştirmektir.

Bugün ülkemiz geçmişten farklı olarak çok ağır iletişim terörüne kurban edilmiştir. Konuştuklarının her koşulda dinlenmesi ürkütücü ve psikoloji bozucu bir süreçtir. Yaptığınız işe odaklanamaz ve kendinizi kuşatılmış hissedersiniz. Size uygulanmak istenen büyük abinin, bir gözün daima sizin üzerinizde olduğu hissidir.

Yalnızlaşma toplumun bütün katmanlarına yayılır ve korku egemen olur. Mantık çalışmamaya başlar en basit düşünce mekanizmaları bile kurulmakta zorlanır. Panik tümüyle kişilerden topluma doğru dardan genişe halkalar halinde yayılır. Baskıcıların, diktatörlerin çok sevdikleri bir zemindir bu.

Tam bu dönemde dedikodular ayyuka çıkmaya başlar. Kendini bilmez muhbir adayları uyduruk raporlar ve düzmece bilgilerle gıcık olduğu komşusunu, çevresini büyük bir yetenek ve iştahla raporlamaya başlar.

Sorgudan çıkanlar, içeride ona pompalanan; “Seni istediğimiz an tekrar buraya alabiliriz.” Havasından korkarak tutuk ve korku içinde baskıcının ona verdiği rolü oynamaya devam eder. Korku büyük bir korku dalgası haline gelir ve topluma egemen olur.

Korku devleti özetle budur.

Yalnızlaşan insanlar kendilerini, duygularını ve düşüncelerini sorgulamaya başladıklarında çevrelerinde kimseyi bulamayacaklardır. Herkes büyük korkunun bir parçası olarak ona karşı olabildiğince uzak bir yerden acımaya devam edeceklerdir. Buna en yakın arkadaşları, geçmişte ortak düşüncede olanlar dahildir.

Korkuyu aşmanın yolu çoğalmak, sade açık bir şekilde sevdiklerinizi bu koşullar oluştuğu zaman yalnız bırakmamaktır. Baskıcının tek sevmediği şey çoğunluk ve kalabalıklardır. Dinlediği korkusuyla sevdiğinizi aramıyorsanız, rutin diyaloglarınızı kesiyorsanız onu büyük bir baskının kurbanı haline getiriyorsunuz demektir. Size ve kalabalıklara en çok ihtiyacı olduğu anda onu yalnız bırakarak aslında sıranın size gelmesini çabuklaştırıyorsunuz.

Baskıcının bir yerde duracağını düşünerek yanılıyorsunuz. O, kurduğu baskı sistemleşene kadar değişik nedenler bularak yola devam edecektir. Her seferinde çemberin her dönüşünde sebepler daha da sıradanlaşacak ve anlamsızlaşacaktır.

Korkunun atmosfere yayılmasının toplumu bağlamasının önündeki en büyük engel yine toplumdur. İletişimden uzaklaşmamak, dedikodulara inanmamak, sevdiklerinizi yalnız bırakmamak, sade ve açık iletişime devam etmek bu dönemin aşılmasında en önemli dayanaklardır.

Baskıcı herhangi bir nedenle uyguladığı baskı ve dedikoduyu bir gün iktidarını da sürdürmek için yapmaya başlayacaktır. Ülkemizin atmosferi bir diktatörü iktidarda tutacak koşullar içermemektedir. Bu nedenle baskıcılar daha çok spesifik konular kullanarak baskıyı onlara odaklamak isteyeceklerdir. Toplum buna odaklanmadığı sürece uzun vadede tehlike yoktur.

Birarada hoşgörülü, açık ve güvenli bir yaşam için korkunun sizi ve çevrenizi sistemli teslim almasına izin vermemenin yolarlıdır. Baskıcı yöntemlerin panzehiri karşı baskı değil açıklıktır. Yeni dönemde başkaldırı, karşı koyma vb, baskıcının yöntemlerini tekrarlayarak olmamalıdır.

Çoğunluklar baskıcıdan korkmazlar, yılmazlar, tam tersi baskıcı çoğunluklarda korkar ve tırsar. Sorguya alınmış, alınma ihtimali olan dostlarınızı yalnız bırakmayın, sade ve basit iletişimlerle onların yanında olun. Birarada olun. Korkunuzu yönetin, öfkelenmeyin, yaşamınızın tümünü ve çocuklarınızı etkileyecek atmosferin oluşmasına ve daha büyük bir baskıcının iktidarına yol açacak atmosferin oluşmasına katkıda bulunmayın.

6/7/2008

Dikkat, merdiven çıkacağız!

Değişik dönemlere bağlı olarak gözleri bağlanarak gözaltına alınmış insanların duyduğu ortak cümledir. Kollarınıza iki yandan girmiş görevliler psikolojinizi de yerle bir etme amaçlı gezdirmelerinde, mekanı içselleştirememeniz, karmaşık ve korkutucu bulmanız için de sizi bir yerden bir yere götürebilir, gezdirebilir veya asıl amaç olan sorgulama mekanına taşıyabilir.

 



Gözlerin bağlanmasının derin mesajı “gözü açık” kişilerin orada bulunan kişi ve durumları görmemesi ilk planda ise de kendine güven ve duruşu yok etmek, onu küçük düşürmek te nedenler arasında sayılabilir. Adi suçlulardan farklı olarak siyasi ve düşünce suçluları her ortamda azim ve kararlılıklarını koruyabilecek bir özgüven oluşturabilirler.

Faaliyetleri nedeniyle yetkili ve görevli birimlerce gözaltına alınmanın en uç dönemi yaklaşık 90 güne uzanan gözaltı süreleriyle 12 eylül dönemleridir. Kaos ve karmaşanın en derinlerde seyrettiği o dönemlerde toplumsal yaşamın iki kanadı sağ ve sol kanatların özellikle radikal olanları bu dönemden paylarını aldılar.

Devletin üst kademelerinin belirlediği mutakabat çerçevesinde o dönem yakın tehlike görülen komünizmi temsilen sol kanat ve totaliter rejimi temsilen de “radikal sağ” demir yumruğun hedefine oturdular. Siyasetin ve toplumsal yaşamın iki rengi olan bu gruplar öylesine ağır bir saldırıyla karşılaştılar ki başta kendileri olmak üzere aileleri, yakınları ve sevdikleri de bu saldırılardan ve baskılardan nasiplerini aldılar.

Bir anlamda baskı kardeşliği, bir 'arada yaşamalarının dayatılması ile de birbirlerini cezaevi ve sorgu ortamlarında daha iyi tanıma fırsatı buldular. Baskı döneminin sonuçları o denli etkiliydi ki bu iki grup toplumsal ve siyasal yaşamımızın aktörleri olmaktan çekilmek zorunda kaldılar.

Cumhuriyeti koruma, kollama adına onun en önemli kurumu olan ordunun önderlik ettiği bu baskıcı yönetim kanın durdurulması ve kaosun önüne geçilmesi anlamında bir başarı kazandı göründü ama aynı zamanda toplumsal dengedeki radikal dinci görüşlerin tek ve yalnız kalmasına ve cumhuriyeti kuşatmasına yol açtılar.

Bu bağlamda 12 eylül baskı yönetiminin bugüne yansıyan resminde bu gerçeği görmek gerekmektedir. Değişen koşullar ve uluslar arası güçlerin dönüşümü cumhuriyetin güçlü ve en büyük kurumunun bugün olanlarda elini kolunu bağlamasına yol açtı. Hem iç hem dış dünyada darbe ile demokrasiyi durduran güç olarak adlandırılmayı üzerindeki etiketlerden atamadığı için 12 eylül öncesinin kurumsal kuşatmasından daha ağır olan bugün toplumsal yaşamdaki etkisinin tartışılır olduğu bir noktaya doğru gitmesi engellenememektedir.

Kontrolsüz ve yüksek oranda kullanılan gücün etkisinin hangi yıllara kadar uzanabileceği sosyolojik olarak incelenmeye değerdir. Bugün meydan kurumların içlerine kadar işlemiş ve daimi kavgayı kendisine yol edinmiş radikal dinci görüşlere karşı devleti ve kurumları savunabilecek güçlerin, sokakta, yaşamda ve kurumlarda kalmadığı gerçeğidir.

12 eylül özgür düşünceyi o denli süpürdü ve kavurdu ki bugün cumhuriyetin savunması yönetim özürlü halktan kopuk bir sosyal demokrat parti ve bir aile partisine kalmış durumdadır. “aydın” etiketli gruplar da yaşadıklarının hesabını bugün öyle yada böyle sorabilecekleri bir ortam bulduklarına şükreder biçimde cumhuriyet kurumlarının ve özgürlüklerinin kemirilmesine neredeyse zil takıp oynayacaklardır.

Her şey ‘Dikkat merdiven çıkacağız’ diyen sesin hangi tarafta olduğu ve götürülenin siz mi yoksa size yakın biri mi olduğuna bağlı olduğu bir döngü de yaşamaktayız.

20/3/2008

Araplaşmaya karşı Çanakkale savaşını savunmak, laikliği savunmak

“Bisiklet şeytan icadı” dedi Ufuk sonra ellerini ovuşturdu. “Bisiklet mi?” diyebilen Hayri şaşkınlıkla bakarken küçük dilini yutuyordu az kalsın. O yıllarda inancın saf dili bisikleti bile şeytan icadı görür ve uzak dururdu.

 

 

O günlerden bugünlere aradan yıllar geçmiş ve köprünün altında çok sular akmıştı. O günlerin modern yaşam araçlarına“şeytan icadı” dışında tanım bulamayan “Araplaşmış” inanç tüccarları bugün modern yaşam araçlarının neredeyse tamamını siyasi ve iktidar mücadelelerinin doğal argümanları olarak kullanıyorlar.

Suret denilen resim yasağından sıralı resim olan videoyu propaganda aracı olarak kullanmaya başlayana kadar geçen süreçte, otomobiller, her tür iletişim aracı ve hatta demokrasi adı bile bu siyasi mücadelenin aracı haline gelmiş durumda.

Ekonomik argümanlar, siyasi söylemler derken şimdi sıra toplumu oluşturan ve ulus olmamıza geçiş sağlayan değerlerimiz de inanç tüccarlarının geçer akçelerine dönüştürülmeye çalışılıyor. Yıllardır ulusal savaşımızın en önemli örneklerinden Çanakkale Savaşını bugün bir din savaşı ve “uhud”, “bedir” savaşına benzetme yarışı içindeler.

Bir kere Çanakkale Savaşı bir din savaşı değildir. Tarafları belirleyen faktörlerde inanç ve din ön sırada değildir. Bu nedenle Çanakkale’de savaşmış Türkler orada inançlarından dolayı bir diziliş içinde değildiler, Seyit Onbaşı ve simge diğer kahramanların gerçekte hangi inançtan oldukları konusunda da bir fikrimiz olmadığı ve olması gerekmediği de açıktır. (Bu birinci derecede önemli bir şey değildi Savaşta daha çok coğrafi ve etnik yanın ağır bastığı bilinmektedir.)

Ellerine geçirdikleri avantajlarla toplumumuzun önemli bir kesimine ekonomik abluka uygulayarak toplumumuzu ayrımcılığa sürükleyenler, genç Türkiye Cumhuriyetinin kazanımları olan modern kurumları kullanarak bugün toplumsal değerlerimizin üzerini “Arap” şalı ile örtmeye çalışıyorlar. Bu coğrafyada yaşayan insanlar, inançları benzese dahi hiçbir zaman Arap geleneklerine e kültürüne uygun yaşamadılar, inançlarını yaşama biçimlerini onlardan saymadılar. Bu nedenlerle savaşları bile kendi özgün kültürlerine ve geleneklerine bağlı oldu. Birçok nedenden dolayı Anadolu’da yaşayan inanç biçimine Anadolu Müslümanlığı demek daha doğru bir tanımdır.

Türk tarihini Araplaştırma yaklaşımı olarak adlandırılabilecek karşı devrimle başlayan bu olgu, dinin siyasi araç olarak kullanılmaya başlamasıyla hız kazandı. Antep direnişini, karayılanı ve Kurtuluş Savaşının tüm olaylarını ve kahramanlarının “Türk” olma özelliklerini bir yana atıp “inanç” örtüsü ile üzerlerini örttüler. Belediyelerin Çanakkale’ye düzenledikleri anma gezilerinde savaşın ana kahramanlarından Atatürk’ün fotoğrafları dışında her tür görüntüye yer verdiler yaptıkları poster ve afişlerde.

Kurtuluş savaşı kahramanlarına ve tarihimize yönelik yürütülen Araplaştırma sonu gelmeyecek görünen başka yok etme çabalarının da nerelere kadar uzanacağı hakkında fikir vermektedir.

Günümüzde ana çabamız Anadolu’da, Türklüğü, cumhuriyeti ve kazanımlarımızı ve toplumsal geleneklerimizi (Araplaşmaya göre daha üst çember olmasından dolayı da) yaşatmak ve geliştirmektir.

12/2/2008

iç gıcıklayan bir "özgürleşme" hikayesi.. 18 Ağustos 1980.



Bu öyküye okuduğum andan itibaren dışarıdan bakmaya çalışıyorum.. 15 yaşında ki bir kızla evlenmeyi normal sayan 30 yaşındaki bir "yetişkin adam" hikayesi.. içim burkuluyor... anlam veremiyorum.. gönül bu diyemiyorum.. yitip gitmiş onca "çocuk kadın" aklıma geliyor.. birde kadınların bu yolla özgürleştiği masalı.. neresinden tutarsanız tutun.. şık değil...

O gün Hayrünnisa’nın yaş günüydü.

O gün yasal engel kalktı.

O gün 30 yaşındaki Abdullah Gül ile 15 yaşındaki Hayrünnisa Özyurt evlendi.

Ve o güne kadar başı açık olan Hayrünnisa, işte o gün, evlendiği gün tesettüre girdi.

Okuldan ayrıldı. Artık ev kadınıydı!


 




Gelecek on yıllarımızın konuşulacak konuları mı olacak bunlar? bir an önce kızından kurtulup bir yerlere vermeye can atan "baba ve aileler", diğer yanda gözü açılmamış "sığırcık" arayan yetişkin ve hoyrat erkekler.. Kadınlara sesleniyorum... 15 yaşında nasıl biriydiniz hatırlıyor musunuz? Kendi hakkınızda karar verecek yetkinlikte miydiniz?

Erkeklere soruyorum, 30 uncu yetişkin yaşınızda 15 inde "gözü açılmamış sığırcık" almak duygusu size nasıl geliyor? 15 inde bir kız çocuğunun gerdeğine girmek duygusu ne çağrıştırıyor sizde. Kendiniz yolun yarısına gelmişken. Bu özel bir konu değil öylesine genel ki bazı dayatmalarla boğuşurken henüz gençliğini yaşamamış bu toprağın kızları kadınlığa adım atıyorlar..

Bu hikayeyi duyduk peki duymadıklarımız? Bu acımasızlık hangi inanç içinde haklılık bulabilir ki?

Çocukla evlen, okuldan kopar, evinin kadını yap..
Tanrım, geleceğimiz kimlere emanet?

Kendinizi ailenizi ve geleceğinizi korumak için neler yapabileceklerinizi bir kez daha düşünme sırası gelmedi mi? İçtenlikle değerlendirme yapmak zorunda değil miyiz? Bu olay ekstra bir durum değil yaygın bir uygulama halinde ise "bana ne canım? çocuk onların, can onların" denebilir mi?

Böyle bir öykünün filmini çekebilecek bir yönetmen, yazabilecek bir romancı var mı? Buna fetva verebilecek bir makam?

İnanın her türden aynaladım, kendimi bunu yaşayanalrın yerine koymaya çalıştım.. İnanın imkansız. Bunu içselleştiremiyorum. Kadının ikinci sınıf bir varlık olarak bu şekle sokulmasına, yüzlerindeki otomatik mutluluk tebessümüne, dua eden bebekler görüntüsüne anlam veremiyorum.

Kızdığımı düşünmeyin.. Anlamaya çalışıyorum..





12/2/2008

Modern yaşam ve gelecek bu istasyona gelmek için rötar yapmış bi

Modern yaşam araçlarının baskı ve faşist amaçlarla kullanılması geleneği Nazilere kadar dayanır.

İran karşı devriminin 29 yılında televizyon ekranında bir mitingde konuşurken gördüğüm İran Cumhurbaşkanı (bu tanım demokrasilerden alınmıştır) bana nazi Almanya’sını ve çoğunlukla da propagandada sınır tanımayan Hitler’i anımsattı.

 

 

İnşa ettiği her şeyi kendinden önce oluşmuş kurum, felsefe ve kavramlar üzerine oturttuğu halde hitabetteki gücünü kullanarak topluma sanki yeni bir şeyler getirmişler, becermişler gibi göstermek propaganda başarısına dayanmaktadır.

 

Tarihteki üç baskıcı yönetim biçimine de baktığımızda benzer zeminlerde benzer propaganda yöntemleri ile olmayan şeyleri, gelişmeleri, duyguları sanki varmış gibi göstermekte ustalaşmışlardır.

Bunlardan ilki olan Hitler faşizmi sadece Almanya’yı değil bütün dünyayı etkileyecek bir karmaşa, savaş dönemine sürüklemiştir. Hitler faşizminin topluma kazandırdığı herhangi bir alanda bir yenilik olmamıştır, zaten bu iddiayı da hiç taşımamıştır. Yaptığı tek şey çok güçlü bir illuzyon, tekrar rakamlara dayanılan kıyas ve toplumun duygularını ırkçılık zamkıyla bir arada tutmak olmuştur.

Yükselttiği duygular eninde sonunda patlamış ve çılgınca yöntemlere yol açan dünya savaşı sırasında milyonlarca insan ölmüştür.

 

İkinci baskıcı yönetim olan Proleterya diktatörlüğü Hitler faşizminin geliştiği dönemlerde ona paralel argümanlar, yöntemler ve ezilen halkın duygularını “özgürlük” zamkıyla bir arada tutarak yeni bir çılgınlık, baskı dönemini açmıştır.

 

Rusya’da gerçekleşen devrim kendisinden önce gelen iktidara acımasızca davranmış milyonlarca kişiyi yok etme, yurtlarından etme pahasına halkçı formüller uyguladığını halka inandırabilmiştir. İlginçtir ki Rusya’daki devrimde yenilikler getirmek yerine var olan kurum ve düzeni kendisine adapte ederek çoğunlukla da dejenere ederek şekilcilikten öteye gidememiş bu yolla da halka özgürlük, barış ve bolluk yerine kan, ateş ve gözyaşı vermekten öte gidememiştir.

 

Rus devriminin ayırıcı yanı, niteliği itibariyle halk kitlelerini sıkıca bir arada tutmayı başaramamıştır. Zamk olarak kullandığı ideoloji dinsel düşüncelere ve kiliselere yenilmiştir. Etkili propaganda gerçekleştirmelerine karşın yarattıkları birey bilinci dayandıkları kitlenin de yaratıcı ruhunu harekete geçirmiş eğitime verdikleri önem nedeniyle de ideoloji, toplumu kayıtsız şartsız bir arada tutan yapışkana dönüşememiştir.

 

Üçüncü örnek olan İran karşı devrimi hem Hitler faşizmini hem Rus Proleterya diktatörlüğünün kullandığı yöntemleri kullanarak iktidara gelmiş, yirmi dokuz yıldan bu yana da –dayandıkları karşılıksız petrol gelirlerine rağmen- bir yenilik, gelişme ve aydınlanma gerçekleştirememiştir.

Bunun yerine hiç değiştirmeden kullandıkları modern yaşam zeminlerinden düşman belledikleri halk, düşünce, idealler savaş açarak toplumu din zamkıyla da propaganda yöntemleri ile bir arada tutmayı becermiş görünmektedirler.

 

İran karşı devriminin önceki iki deneyimden farkı sınırsız para seçeneğinin de yanlarında olması olmuştur. Parayı ve serveti toplumu yanlarına çekmek için kullanmakta usta olan bu gelenek inancı toplumu susturmakta, acı vermekte ve özgürlüklerini elinden almakta bir yöntem olarak hala kullanmaktadır.

 

Adı İran Devrimi olmasına karşın kendisinden önceki kurumlara, yönetim biçimlerine vb karşı geliştirilmiş tek bir yenilik olmaması dikkat çekicidir. Modern dünyaya karşı yine onlardan alınan yöntemlerle geliştirilmeye ve acayip pahalıya mal olan atom bombası, Amerikan ve İsrail düşmanlığını çıkarırsanız karşı devrimin yıldönümünde İran Cumhurbaşkanına –burada da modern dünyanın yönetim sistemlerinden gelen adı kullanıyor- konuşacak kitleleri coşturacak konu kalmayacaktır.

 

Çok güçlü bir parasal dayanak ile geliştirilen milis sistemi ve birbirini muhbirlemeye dayanan taban ekonomik varlığını sürdürebilmek için yönetimle işbirliğine zorlanmaktadır. Karşı devrimi ihraç etme çalışmalarına da milyarlarca dolar ayıran karşı devrim komşu ülkelerin giyim tarzlarına müdahale edici davranırken kendi halkına bu alanda hiçbir özgürlük tanımamaktadır.

 

İki yüzlü batının kadınları da deyim uygunsa yalakalık için daha havaalanında kendileri için ayrılmış türbanlarla başlarına karşı devrimin kaba kurallarını geçirmektedirler. İran akrşı devrimi “Modern Yaşam Geleneklerini”, kurumlarının karşı devrim tarafından nasıl kullanıldığını çok iyi göstermektedir. Parlemento, cumhurbaşkanı, seçimler her şey var ama demokrasi yok. Modern yaşamın bütün unsurları karşı devrimi geliştirici olarak kullanılırken –internet, sinema, kültür merkezleri vb- özgürlük bu istasyona hiç uğramayan bir tren haline getirilmiştir.

 

Bu örnek çok iyi incelenmelidir. Bu coğrafyadaki Türklük bilincine yüzyıllardır düşman olan bugünkü adıyla İran Karşı devrimi, ve Araplaşma ülkemize oluk oluk para akıtmaktadır. Propaganda yöntemleri de tıpkı onlar gibi sabit düşmana ve sloganlara dayanıyor. Dini temel zemin yapar görünmesine rağmen amacın dinin özgürleşmesi olmadığı sadece belirlenmiş inancın yaygınlaştırılması için bu organizasyonun gerçekleştirildiği açıktır.

 

Tıpkı İran karşı devriminde olduğu gibi aydınlar kendilerine gösterilen geçici itibara ve gösterişe aldanıp propaganda malzemesi olarak kullanılmaktadır. Yazarlar, modacılar toplumun önde gelen simge olmuş isimleri toplumun karartılmasının aracı oalrak kullanılmaktadırlar.

Bu yolun devamında yeni yönetim biçimleri, özgürlükler, gelirin adil bölüşülmesi olmadığı açıktır. Öyle olmasaydı bugün İran halkının zenginleşmiş olması gerekirdi.

 

Tarihin içinden gelen üç baskıcı yönetim biçimi içinde en avantajlı durumda olanlar petrol gelirleri ve toplumu kaynaştırmada en önemli yapışkan olan dinsel zemin nedeniyle bugünün karşı devrimcileridir. Nerede yaşarsa yaşasın, ne kadar uyumlaşmış görünürse görünsün karşı devrimcinin halka vereceği gözyaşı, baskı ve sürü muamelesi dışında bir sonuç yoktur.

Modern yaşam ve gelecek bu istasyona gelmek için rötar yapmış bir tren durumundadır. Treni beklemekten başka seçeneğimiz görünmüyor. Bu arada akıl sağlığımızı, inancımızı ve karakterimizi korumak, sabırlı olmak ve halkla karşı karşıya gelmemek zorunda ve mecburiyetindeyiz.

26/12/2007

Modernlik yaklaşımı üzerine iki kişilik bir diyalog

- Bu ülke sanatçılarının kıymetini hiç bilmedi?

- …

- Fazıl Say diyorum. Gerekirse Türkiye’yi terk etmekten söz ediyor ya.

- Peki, sanatçılar Türkiye’nin değerini bildi mi?

- … Ne demek şimdi bu?

 

 

- Tuzu kuru, değerleri kendinden menkul kişilerin, aileden, çevrelerinden aldıkları etiket, kimlik ve eğitimle kendilerini toplumun üzerinde görme ve sırça köşkte yaşama alışkanlıklarından söz ediyorum.

- Hala anlamadım.

- Söz konusu kişi Fazıl Say değil de başka biri olsaydı aynı cümleyi kullansaydı yani Türkiye’yi terk edeceğim deseydi ne derdin?

- Nasıl terk edeceksin ki ülkeni? Var mı cebinde paran, birikimin ve gideceğin yerde ilişkilerin derdim tabi ki?

- Aynen öyle, bu toprakların imkanlarından, duygularından ve atmosferinden yararlanıp bir yerlere gelmiş olan insanların geldikleri yeri bir tehdit unsuru olarak kullanmalarından bıktı artık bu insanlar.

- Fazıl Say neyi tehdit olarak kullanıyor ki? Anlayamadım.

- Öncelikle yaptığı işin toplum üstü bir değer olduğunu var sayıyor, sonra giderse toplumun çok şey kaybedeceğini düşünüyor, son olarak ta yaptığı işin gittiği yerlerde daha önemsendiğini ve orada daha rahat edeceğini varsayıyor.

- Doğru değil mi?

- Doğru ise neden burada? Bir değeri en çok ilgi gören yerde sunmak onun da en doğal hakkı.

- Toplumsal gelişmelerden rahatsız, siyasetin gelinen noktası onu rahatsız ediyor.

- Anlıyorum, bir ülkede gelişmeler kişisel rahatsızlık unsuru olabilir. Bunu medyayı kullanarak bir tepki haline dönüştürmeyi düşünüyorsan her şeyi çok iyi hesaplamak durumundasın. Yaşamının önemli bir bölümünü yurt dışında geçiren bir insanın bu çıkışı bir toplumsal duruşa yol açmıyor ki?

- Ne oluyor peki?

- Şımarıklık olarak algılanıyor, saygı duyulmuyor.

- …

- 82 de askeri idarenin her şeyi dönemin ağır kanunları ile yönettiği ve benim kaçak olarak yaşadığım bir anda bir arkadaşım “Neden Türkiye’de kalıyorsun ki, Yunanistan’a geçebilir, orada siyasi ilticacı olabilirsin” demişti. O bu yolu kullanmak için son hazırlıklarını bitirmiş bana da bir dost tavsiyesi olarak bunu söylemişti. “Ben ülkemden başka bir yerde yaşayamam ki?” Dediğimde çok ama çok şaşırmış ve “Burada kalırsan işkence göreceksin, hapse atılacaksın, kötü muameleler nedeniyle onurun kırılacak” dediğinde bende ona “Senin gittiğin toplama kamplarında bu ülkeden söz ederken, yaşarken onurun kırılmayacak mı? Onların verdiği ekmeği yerken boğazına dizilmeyecek mi? Bu toprakları özlemeyecek misin? “ demiş ve eklemiştim “Hem sen bu işlere girerken bedelin ne olduğunu bana defalarca anlatan sendin şimdi ne oldu da gidiyorsun ki” demem onun verdiği kararı etkilememişti. O ve ona benzeyen birçok insan ailelerinin varlıkları üzerinde heyecanlarını artıracak bir oyun gibi görmüşlerdi içinde bulundukları süreci. Oyun bitince ne olursa olsun bir şekilde kendilerini bu işten sıyıracak ne varsa o çözüme sarılmışlardı aceleyle. Ben bu topraklarda kaldım sorgular geçirdim, hapiste yattım ama sonuçta süreç bitti ve ben kendi huzuruma ulaştım.

- Çok değişik bir noktadan bakış, şaşırdım. Fazıl say olayını bir kez daha değerlendirmem gerekiyor.

- Bence de. Şımarık görüntüler çizen duygusal çıkışlar amacı aşan olumsuz sonuçlara ulaşabiliyor. Bu bir restleşme sorunu değil bulunduğun anın gereklerini yerine getirme sorunu.

- Bende bile, Fazıl Say’ın yaptığı bu davranış soğuk etkiler bırakmıştı zaten şimdi bunun nedenini daha iyi anlıyorum.

- Bunu anlamana sevindim. Tuzu kuru, mali durumu ve ilişkileri müsait insanların yatıkları işi ve kedilerini en tepede görerek yaptıkları şımarıklıklarla modern yaşama katkıda bulunmak imkansız. Yaptığı bu açıklamayı mesleki ve kendine yakın insanların bir toplantısında özel olarak yapsaydı anlayabilirdim.

- Peki bu durumda sen bir tehlike görmüyor musun?

- Ben tehlike gördüğüm için bu davranışı ayıplıyorum. Bu tehlike karşısında ömrünü vermiş ve hala bir şeyler yapmaya çalışan insanları zor durumda bırakan açıklamalar bunlar. Projektörler bu tür olaylara döndüğü zaman dipten gelen dalga ile her şeyi alaşağı ediyorlar. Öyle olaylar oluyor ki diplerde şaşırır kalırsın.

- O zaman sen de bir tehlikeden söz ediyorsun.

- Ben yıllardır bir Araplaşma tehlikesinden söz ediyorum. Aydın etiketi ile insanların bu tehlikeyi bugün bir özgürlük mücadelesi ve demokrasi atılımı olarak görmelerini de anlamıyorum, İran'da yaşanan hatanın burada tekrarı bir trajedi. Toplumda modernleşme ile kazanılan inanç ve ibadet hakları, demokrasi ve hür düşünce giderek tehlikeye giriyor. Hoşgörü atmosferinin yerini “Araplaşma” ve tahammülsüzlük alıyor. Amerika’nın da bu bölgedeki yanlış stratejik yaklaşımları nedeniyle güneyden gelen Arap etkisi yaşamımıza, sanatımıza, ticaretimize ve mimarimize her geçen gün daha büyük bir etki yapıyor. Bu topraklarda inancın yaşanması bugüne kadar hiç sorun olmadı ki. Bunu talep edenler zaten inancın yaşanmasını değil aynı zamanda siyasallaşmasını da talep ediyor.

- Peki sen bu düşüncelerini ifade etmeyi tehlikeli bulmuyor musun?

- Sorunun özü bu işte. Ben bu düşüncelerimi bir demokrasi ve modernleşme isteği olarak seksenlerde de aynen ifade etmiştim, o günü tehlikelerini dikkate alarak, bedeli ne ise göze de almış ve ödemiştim. Yüzümü Avrupa’nın sahte davetlerine çevirmeden, bu toprakları bir an bile olsa terk etmeyi düşünmeden. Başka bir yurdum, yaşayacak yerim ve başka İstanbul’um yok benim için. Bu nedenlerle kınıyorum Fazıl Say’ı yaşamımıza şımarıklıklarını soktuğu için.

- Ne demiştim nereye geldik, üzüldüm şimdi.

- Bu üzüleceğin gözlerini kapatacağın bir şey değil. Anadolu’da dipte olanları bir duysanız, dinleseniz, izleseniz akıl sağlığınız tehlikeye girer. Bu ülkenin gündemi bir şımarık insanın bu ülkeyi terk etme isteğinden çok daha ağır sorunlar tarafından işgal edilmiş durumda. Ekonomik açmaza düşen ve öğrenmek, okumak isteyen halkımın zeki ve uyanık çocukları devşirilerek cemaatlerin kontrolünde uyanacakları X gününe kadar uyutuluyorlar. Her alanda devletin her kademesinde bulunup o günü bekliyorlar. Bunların karşısında şımarıklıklarla çözülebilecek bir şey değil bu üstelik inanç olarak esas aldıkları inanca da aykırı yaptıkları şeyler. Bir nevi yarı peygamber gördükleri bir insanın çevresinde dönüyor her şey.

- İçim karardı ya..

- Buna da gerek yok. Dert veren dermanını da verir. Bu topraklar özgürlük ve hoşgörüyü beslemiş binlerce yıldır. Ben bu topraklarda yaşayanların bu gelişmenin önünde duracakları bir gün olduğuna ve o günün geleceğine hala inanıyorum.



3/11/2007

Güzelliğin bireyselliği, varlığın toplumsallığı.. güzellik başa

Varlıklar içinde en çok güzellik, bireyselliği artırır. Sahip olma anlamında -bedensel ortalama bağlamında- güzellik bireye yüksek haz, çemberin dışında olma cesareti, baş koyma vb kişisel duruş özellikleri geliştirir. Güzel çocuk daha çocukken bu duruşu edinir. En değerli varlığı saydığı bedensel olarak diğerlerinden daha güzel olduğu fikrine sıcacık bir yorgan gibi sarılarak bu duygunun içinde uyur, rüyalar görür.

 

 

Varlıklar içinde en çok güzellik başka bütün bağlamlardan ötede bir yerde kişiselliği etkiler. Güzellik, toplumsal hiçbir oluşu, dönemi, yasağı vb içselleştirmek zorunda kalmaz onları teğet geçecek kendi oluş enerjisinin üzerinde durur. Tarihsel akışın her döneminde toplumsal tarih aynı zamanda kadın güzelliğinin bu oluşa etki tarihidir.

 

Daha eskilerde kadının anaerkil dönemde kadının, toplumda her şey olduğu dönemde çözüm, aynı zamanda sonsuz kargaşa demekti ve toplumun ilerlemesinin önünde engel teşkil etmeye başladığı anda da iktidar sembolik olarak güzellikten güce doğru kaydı. Sembolik olarak çünkü güzellik, arka planda iktidarların asıl gücü, gücü doğuran ve büyüten arka plan toplumsal ve kişisel yaşamı etkilemeye devam etti.

 

Varlıklar içinde güzellik, sonsuz bir sermaye gibi görünür. Para sahibi iseniz onu sayabilir, başka varlıklarla kıyaslayabilirsiniz. Nispeten büyük varlık sahibi olsanız bile daha büyük varlıklar karşısında kendinizi daha az varlıklı hissedebilirsiniz. Bir varlık olarak güzellik kadın egosunun da devreye girmesiyle birlikte, kıyas kabul etmez bir yolculuk içerir. Kıyası denemek ölümü denemek gibi bir şeydir.

 

Siz hiç güzle bir kadının güzelliğini bir başka güzellikle kıyas etme deliliği gerçekleştirebilen bir kadın veya erkek gördünüz mü? Çok yüksek çatışma, meydan okuma halleri dışında bunu yapan kişi “ölüm” fermanının da imzalamış anlamına gelir. Ölüm, kadının iktidar içindeki yerine ve gücüne göre bir teknik kullanılarak infaz edilir. Ölenin ardından bir tören bile düzenlenmez, ihanet eden bütün sırlarıyla yok edilir, kalbe, deneyime gömülür.

Güzelliği bu denli dokunulmaz kılan ondaki efsanevi dokudur. Güzel kadın iktidarın tipiyle, özgürlükle, baskıyla, faşistlikle, komünistlikle ilgili değildir. O saydığımız bütün toplumsal statülerin onun güzelliğini tescilleyecek artı ne güç kazanacağının hesapları içindedir. Diktatör karısı olduğu halde dolaplara sığmayan sayıda ayakkabı, takı, elbise vb istekler bunun en önemli göstergeleridir.

 

Güzel kadın ve özgürlük asla yan yana gelmeyecek iki kavramdır. Güzel kadın özgürlüklerin sınırlandığı durumları kendi gücünün başlangıç çizgisi olarak sayma eğilimde olduğu için Amerikan başkanının karısıyla, Afrika diktatörlerinden birinin veya Danimarka prensesinin bakışlarında şaşmaz irade, iktidar tutkusu ve yok ediciliği görebilirsiniz.

 

İktidara yakın olan kadının ulaşmak istediği yer tam da orasıdır. İktidarın biçimi, özgürlük sorunları onu ilgilendirmez. Onun için önemli olan iktidarın merkezine olan uzaklığının ne kadar olduğudur. Özellikle bir arada zaman geçirmiş olduğu bir başka kadının iktidar merkezine kendinden bir parça bile yakın olma ihtimali kadını delirten, çıldırtan bir duygudur, onun kabulleneceği affedebileceği bir şey değildir.

Bütün first ladylerin, iktidara geldikten sonra anında çevrelerini nispeten yönetimsel olarak daha alt perdeden başka kadınlar tarafından dolduruluvermesi, kadınların orada bulunarak sıranın kendilerine geleceği beklentilerinin yanında, merkeze yaklaşan kadının rakiplerine verdiği savaş mesajıdır.

 

Güzel kadın sanıldığı gibi sarılıp yanında huşu içinde uzanılabilecek kadın değildir. O, iktidar için yazılmış bir savaş programı gibidir. Adım attığı yere bu savaş koşullarını ve gerekliliklerini taşır, aile, toplum, sınıf farketmez, gereğini yerine getirir ve kendini bir şekilde yaratılan kaostan sıyıramaz ise de orada ölebilir. Çirkin kadının daha savaşçı olduğu fikri başta kabul görür ama gerçekçi değildir. Nispeten çirkin kadın daha işbirlikçi, daha tavizci bir yaklaşımla elde etme deneyimleri gerçekleştirir

 

Kadın, güzel olsun çirkin olsun hedeflendiği tek odak olan iktidar ve kaybettiği ilk tarih dönemindeki toplumsal durumun genlerinde yazılı haline geri dönme isteğidir. Bu onun gözünü öylesine karartır ki bu çatışmada bir başka kadınla işbirliği yapmak aklına bile gelmez. O, erkek saflığını içerek beslenen bir vampir gibidir. Güzel kadın gücünü erkek saflığında alır. Güzel kadın için bir erkeğin yakışıklı veya çirkin olmasının bir önemi yoktur. O, erkeğin saf niyeti ve onu yönetilebilirliğiyle ilgilenir.

 

Bu nedenle gerçekleşen seçimlerde çözücü, zeki ve pratik erkekler hep çirkin kadınlara kalır. Bu durum evrenin çirkin olmayı onurlandırması veya ödüllendirmesidir ki gerçekte geçerli bir güzellik, çirkinlik tanımı da yoktur. İnsanlık tarihi, coğrafi bölgelere bakıldığında kadın bedeni ne kadar değişirse değişsin kadının kendisini güzel bulma duygusu aynı kalmaktadır.

 

Akıllı erkek, genlerinde yazılı deneyimle (zaten ona akıllı diyebiliyoruz) yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı bedensel beğeni, istek duysa da son seçimlerini çirkin kadından yana yapar. Diğerini aklından bile geçirmez. Nispeten çirkin kadın potansiyel olarak kendinden güzelinin kapmaması içinde erkeğine sonsuz mutluluk iksiri sunmaya, ona bağlanmaya, yolunda ölmeye hazır ama daima savaş hali içinde olduğu içinde çoğu zaman yorgun ve kafası karışıktır.

 

Güzellik, yetenek, parasal zenginliklerin tümünün üzerinde başka ve önemli bir değerdir. İnsanın, evrene verdiği en önemli deneyim olmasına da şaşmamak gerekir.

21/10/2007

Modern yaşamda kendine düşman kadınlar

Kendine düşman kadınlar başta Ayşe Kulin, Ümit Boyner olmak üzere şekilci ve yakın tarihten habersiz, şekilde günümüzde gündemde olabilmenin değil geleceğin hesabını yapmak zorundadırlar. Kısa bir araştırma yapsalar görecekler ki Cumhuriyet tarihimiz modernleşmeye karşı din eksenli eğitimle mücadele tarihidir. Taassub, gericilik temelli okullar, kapatılan medreselerin yerine yeniden inşa edilmek amacındadır.

 

 

İmam hatip Okullarında sadece din eğitimi verilmemektedir. Eğitim süresince İmam Hatip gibi din eğitimi kurumlarında dini eğitimi yanı sıra yönetim stratejileri eğitimi de verilmektedir. Yoksa üç sene boyunca kutsal kitap defalarca öğretilir biter. Burada gençlerin davranışlarını kontrol etmeyi ve dini bir devletin kurulacağı “G” gününe kadar bekleme sabrı üretilmektedir. Burada bilim öğretiliyor mu? Hayır. Hurafeler ve din eksenli yönetim öğretiliyor mu? Evet.

 

Sorun tek başına genç kızların okuma alışkanlığı kazandırılması sorunu değildir. Gelecekte din eksenli devletin militan kadrolarından önemli bir kısmı kadınlar arasından çıkmasına şaşmamak gerekir. Kadın aymazlığı anlaşılabilir gibi değildir. Kendilerine boyunduruk getirecek her girişime boyunlarını uzatan, kendilerini çağdışı yönetim ve davranışların boyunduruğunda yaşamayı kabul eden İran kadınlarını şimdi daha çok anlamaya başlıyorum.

 

Büyük bir illuzyonun kurbanları olarak görünüyor neredeyse tamamı. Cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana yapılan mücadele ve gelişimi bir kez daha hatırlamakta fayda var

 

Mustafa Kemâl'in TBMM'nin altıncı çalışma yılını açarken yaptığı konuşmada özellikle öğretmenlere "Çocuklarımızda rivayaya, taassuba, sahtekârlığa karşı derin bir nefret uyandırmak ve onları en medeni bir ilm-i ahlâk mefkuresiyle techiz ederek Türkiye Cuınhuriyetinin fedakâr, faziletli, milliyetçi ve teceddütcü vatandaşlarını yetiştirmek vazifesiyle mükellefsiniz."

 

Ülkemizdeki modernleşme mücadelesi eğitim merkezli sürmüş ve sürmek zorundadır. Eğitim kurumları kişilerin inanç, etnik vb simgelerini dayattıkları alanlar olamaz. Kişiler kuralları belirlenen görüntü, davranış ve bulunma biçimlerine uyarak kendileri için gerekli olan bilgiyi bu konuda yasalarla belirlenmiş kurumlardan alırlar.

 

Medreselerin ve 1930 yılında İmam Hatip okullarının kapatılmasının eğitim konusundaki gerici kavganın sonu olmadığı açıktır. Eğitim, koşullara ve kuralarla bağlıdır. Eğitim kişilerin kurallarının dayatmasına açık değildir. Kişiyi hayata hazırlayan eğitim sosyal, bilimsel ve davranışsal gelişimle yeni nesillere tecrübe ve bilginin aktarılmasının yolunu açar.

 

M. Kemâl, daha 1921 Maarif Kongresi'nde, geriliğimizin asıl nedeninin eski eğitim-öğretim metodları olduğunu vurgulamış; millî eğitim programının eski devrin hurafelerinden, yabancı fikirlerden tamamen uzak hazırlanmasını istemişti

 

Bursa'da İstanbul öğretmenlerine yaptığı konuşmada da fikirleri safsatalardan, akıl ve mantığa uymayan inanç ve geleneklerden temizlemeyi, bilim ve fen düsturlarını rehber edinmeyi tavsiye etmiştir. Mustafa Kemâl, 1922 Martında Sovyet elçisi Arolov'la birlikte Konya okullarını gezerken, medrese hocalarını azarlamış ve Aralov'a savaş bitince onlarla "ciddî" konuşacağını söylemişti.

 

1923 Şubatında ise İzmir'de halkla yaptığı sohbet toplantılarında medreselerin o zamanki durumundan bahsederek, medreseler ve evkaf konusunda yapılacaklara karşı çıkanların, bunu ne hak ve yetkiyle yaptıklarını soruyor ve şöyle diyordu:

 

"Milletimizin, memleketimizin Dârülirfanları bir olmalıdır. Bütün memleket evladı kadın, erkek aynı surette oradan çıkmalıdır."

 

Türkiye'de bundan sonra bir tek terbiye, bir tek mektep, bir tek tedris olacaktır."

1924 te Kapatılan medreselerde 16.245 öğrenci vardı. Bunlardan yaşları uygun olanlar ilkokullara ve liselerin ilkokul kısımlarına alınacaktı.

 

Hazırlık kısımları kapatılan Dârülhilâfe medreseleri yerine İmam-Hatip okulları kuruldu. Programlarını da Bakanlığın hazırladığı bu İmam-Hatip okulları, başlangıçta 29 tane idi. Giderek her ders yılında sayıları biraz daha azalan bu okullar, 1929-1930 öğretim yılında tamamen lağvedilmiştir.

 

Medreselerin kapatılması aynı zamanda gençlerin gerçek gelişmelerine engel olan zararlı eğitim, inanç ve bâtıl fikirlerin de kaldırılması idi. Medreseler bu ülkede millî menfaat, millî duygu ve bilince daima yabancı kalmışlar ve ülkenin yabancı okullarla dolmasına engel olamamışlardır. Bu yabancı okullar, medreselerin bıraktığı boşluklardan yararlanarak Türkiye'ye yerleşmişlerdir.

 

Eğitimde bireysel açılım bireyin isteklerine değil eğitimin gerekliliklerine yönelik olabilir. Bunun dışındaki istekler masum değil belirli hedefleri olan isteklerdir.


Not: Yazıda Prof.Dr.Mustafa ERGÜN’ün EĞİTİM İNKILÂPLARI DÖNEMİ GENEL EĞİTİM POLİTİKASI başlıklı yazısından yararlanılmıştır.
ilgilenenler ayrıntılarını http://www.egitim.aku.edu.tr/ata2.htm adresinden okuyabilirler.

Ayrıca konuyla ilgili olarak Özdemir İnce'nin 21 Ekim 2007 tarihinde yazdığı "Bilirkişi fetvaları" başlıklı yazıyı tavsiye ederim.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/7527476.asp